<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz Ali &#187; 14 masum</title>
	<atom:link href="http://www.hzali.net/category/14-masum/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hzali.net</link>
	<description>HzAli Hz Ali Hazreti Ali Hz. Ali</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Feb 2010 10:34:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Hz.Hüseyin&#039;in Şehadeti ve Aşura Günü</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/hzhuseyinin-sehadeti-ve-asura-gunu.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/hzhuseyinin-sehadeti-ve-asura-gunu.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:35:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz hüseyin agıtları]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[hz. ali sehit günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Fatıma]]></category>
		<category><![CDATA[hz.Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela olayı]]></category>
		<category><![CDATA[mümin]]></category>
		<category><![CDATA[namık kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[şehitler sultanı]]></category>
		<category><![CDATA[veliler şahı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=80</guid>
		<description><![CDATA[BUGÜN 10 Muharrem 1426&#8230; Yaratılmışların en yücesi olan Hazreti Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye göçüşünden beri 1426 yıl geçti&#8230; Bugün 10 Muharrem&#8230; Bugün aşûrâ günü&#8230; Bugün, evrenlerin övüncünün sevgili torunu Hüseyin&#8217;in, Kerbela&#8217;da şehit edildiği gün&#8230; 1365 yıl önce bugün&#8230; Ne demişti Yüce Nebi: Hüseyin doğruluğa ulaştıran bir ışıktır&#8230; Hüseyin kurtuluş gemisidir&#8230; Hüseyin bendendir&#8230; Ben Hüseyin&#8217;denim&#8230; Eti etimdir&#8230; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BUGÜN 10 Muharrem 1426&#8230; Yaratılmışların en yücesi olan Hazreti Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye göçüşünden beri 1426 yıl geçti&#8230;</p>
<p>Bugün 10 Muharrem&#8230; Bugün aşûrâ günü&#8230; Bugün, evrenlerin övüncünün sevgili torunu Hüseyin&#8217;in, Kerbela&#8217;da şehit edildiği gün&#8230; 1365 yıl önce bugün&#8230;</p>
<p>Ne demişti Yüce Nebi:</p>
<p>Hüseyin doğruluğa ulaştıran bir ışıktır&#8230;<br />
Hüseyin kurtuluş gemisidir&#8230;<br />
Hüseyin bendendir&#8230;<br />
Ben Hüseyin&#8217;denim&#8230;<br />
Eti etimdir&#8230; Kanı kanım&#8230;<br />
Kim Hüseyin&#8217;i severse&#8230;<br />
Allah onu seveni sever&#8230;</p>
<p><span id="more-80"></span></p>
<p>Yüce Nebi demişti ki: &#8220;Benden sonra size iki emanet bırakıyorum. Onlarla yolunuzu doğrultursunuz. Biri Kur&#8217;an-ı Kerim öteki ehli beyt&#8217;im&#8230;&#8221;</p>
<p>Yine demişti ki: &#8220;Benim ehli beyt&#8217;im, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin&#8217;dir&#8230;&#8221; Abasını üstlerine atmış ve kendi de içine girmişti&#8230; Ehl-i âba&#8217;da denilmiştir.<br />
Hazreti Peygamber, önce velayet yollarında ötelerin görüntüsüne ulaştı ve veli oldu&#8230; Maverayı müşahede etti&#8230;</p>
<p>Sonra ötelerden nur geldi ve o nur&#8217;u gördü ve nur ona sözler söyledi&#8230; Nebilik böyle başladı&#8230; Mavera rüyet edildi.</p>
<p>Sonra &#8220;de&#8221; buyruğu geldi ve Tanrı&#8217;nın elçisi oldu&#8230; Resullah denildi&#8230; Kendisine söylenenleri halka iletti&#8230;</p>
<p>Çıkarlarının elden gideceğinden korkanlar direndiler&#8230; Gerçeğin sesini kısmak ve onu susturmak istediler. Her yolu denediler&#8230;</p>
<p>Gerçek susmadı ve direniş buyruğu aldı&#8230; Geçici olarak yurdundan başka bir yurduna göçtü. Sonra geri geldi ve yurdu gerçeğe açıldı. Fetih oldu.<br />
Mekke&#8217;nin fethinden sonra Müslüman olanlardan kimilerinin yüreğinde iman yoktu&#8230; Onlar mümin olmadılar&#8230; Müslüman görünen münafıklardı onlar&#8230;</p>
<p>Hüseyin&#8230; Hüseyin&#8230;</p>
<p>HİÇ mümin olsalar Hüseyin&#8217;e kıyarlar mıydı?</p>
<p>En yüce insanın etini doğrarlar mı, kanını Kerbela çölüne akıtırlar mıydı?</p>
<p>Ne demişti Yüce Nebi:<br />
&#8220;Hüseyin&#8217;in eti etimdir, kanı kanım&#8230;&#8221;<br />
Hüseyin, Peygamberimiz&#8217;in torunuydu&#8230; Anası Fatıma&#8230; Babası Ali&#8230;</p>
<p>Ali Allah&#8217;ın arslanı&#8230;<br />
Ali toprağın babası&#8230;</p>
<p>Yüce Nebinin sözüdür:<br />
&#8220;Ali! Senin bana nisbetin, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya nisbeti gibidir. Bir ayrım vardır ki, benden sonra Nebi yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Yaratılmışların en yücesi olan Yüce Muhammed nebilerin de sonuncusudur. Ama onun veliliği, Ali ile sürmüştür. Ali, Allah&#8217;ın velisidir. Velilerin de başbuğudur&#8230;.<br />
Şah-ı Velayet Ali&#8217;dir&#8230;</p>
<p>Velayet yolları Ali&#8217;den sonra Hasan ve Hüseyin ile sürüp gelmiştir.</p>
<p>Kerbela sırrı</p>
<p>KERBELA bir sırdır&#8230;</p>
<p>Bildiğimiz, münafıklığın imana karşı savaşı ve bu savaşta yaşayan en yüce müminin ve yakınlarının kanlarının toprağa ulaşmasıdır.</p>
<p>Bu günü unutmalı mıyız?<br />
Hayır, bu günü hatırlamalıyız.<br />
Hüseyin. Bugün şehit oldu ve şehitlerin başbuğu oldu.<br />
Hüseyin, saf Müslümanlıktır&#8230;<br />
Hüseyin saf imandır&#8230;<br />
Ve bugün imanlarımızda saflık çizgisini arama günüdür.<br />
Selam olsun Yüceler Yücesi Nebiye&#8230;<br />
Selam olsun Veliler Şah&#8217;ına&#8230;<br />
Selam olsun Şehitler Sultanına&#8230;<br />
Selam olsun Allah yolunda şehit olanların cümlesine&#8230;</p>
<p> </p>
<pre class="altbaslik" style="text-align: right;">Namık Kemal ZEYBEK
Tercüman Gazetesi
19.02.2005</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/hzhuseyinin-sehadeti-ve-asura-gunu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HZ. FATIMA</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:19:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[4 masum]]></category>
		<category><![CDATA[AMASYA]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Fatıma]]></category>
		<category><![CDATA[hz.hatice]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[medine]]></category>
		<category><![CDATA[mekke]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=65</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Fâtıma, Hicret’ten 11 yıl önce, Cemaziyelahir’in 20. gününde, Mekke’de dünyaya gelmişlerdir. Hz. Fâtıma; Hz.Peygamber’in, Hz.Hatice’tül Kübra’dan doğan ikisi erkek, dördü kız olan çocuklarından, hayatta kalan tek kızlarıdır. Diğer evlâtları, kendi zamanlarında genç yaşlarda âhiret âlemine göç etmişlerdir. Bu nedenle Hz.Peygamber’in nesli, Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’dan yürümüştür. Hz.Peygamber’de bu konu da şöyle buyurmuşlardır: “Gerçekten de Allah her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz. Fâtıma, Hicret’ten 11 yıl önce, Cemaziyelahir’in 20. gününde, Mekke’de dünyaya gelmişlerdir.</p>
<p>Hz. Fâtıma; Hz.Peygamber’in, Hz.Hatice’tül Kübra’dan doğan ikisi erkek, dördü kız olan çocuklarından, hayatta kalan tek kızlarıdır. Diğer evlâtları, kendi zamanlarında genç yaşlarda âhiret âlemine göç etmişlerdir. Bu nedenle Hz.Peygamber’in nesli, Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’dan yürümüştür. Hz.Peygamber’de bu konu da şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Gerçekten de Allah her Peygamber’in soyunu o Peygamber’den yürüttü; benim soyumu ise Ebû Tâlib oğlu Ali’den izhâr etti”</p>
<p>Hz.Fâtıma’nın künyeleri; Ümm’ül Hasan, Ümm’ül Hüseyin ve Ümm’ül Muhsin’dir.</p>
<p>Mübarek lâkabları ise; Sıddıyka (Gerçekleyen, özü-sözü tam gerçek olan), Mübâreke (Kutlanmış, kutlu olmuş), Tâhire (Tertemiz), Zekiyye (Arınmış), Râdıyye (Allah’tan râzı olmuş), Mardıyye (Allah râzılığını kazanmış), Muhaddise (Allah ilhâmiyle söz söyleyen), Betül (Arınmış), Zehrâ (Parıl parıl parlayan), Seyyide (Kadri yüce ve ulu) ve Meryem’ül Kübra’dır (Ulu Meryem).</p>
<p><span id="more-65"></span></p>
<p>Hz.Fâtıma söz ve söyleyiş bakımından, Hz.Resûl-ü Ekrem’e pek benzerlerdi.<br />
Hadîs kitapları, Hz.Peygamber’in; “Fâtıma bendendir, onu kızdıran, beni kızdırmıştır.”, “O, benim kızımdır; vücudumdan bir parçadır; onu inciten beni incitmiştir.” buyurduklarını yazarlar.</p>
<p>Hz.Resûlullah’a, en çok kimi severlerdi diye sorduklarında; ”Fâtıma’yı” derdi. Erkeklerden kimi severlerdi sorusuna da; “Ali’yi” diye cevap verirdi.</p>
<p>Hz.Hatice’tül Kübra, Hz.Muhammed’in Peygamberliğinin 10. yılında, Hicretten 2 yıl önce (Milâdi 620) Mekke-i Mükerreme’de Hak’ka kavuşmuştur. Esasen büyük ruhlu yaratılmış olan Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, Hz.Peygamber’e, âdeta koruyucu bir melek kesilmişti. Bu yüzden de Hz.Muhammed, Hz.Fâtıma’ya; “Ümmi Ebîhâ”(Babasının anası) lâkabını vermişlerdi.</p>
<p>Hz.Peygamber’in sevgili kızları Hz.Fâtıma’yı almak, bu şerefe ulaşmak isteyenler çoktu; fakat Hz.Resûl-ü Ekrem, her isteyene, Allah’ın emrini beklediklerini söylüyorlardı. Hz.Ali’de Hz.Fâtıma’yı istemeyi kurmakta; fakat bunu, bir türlü açamamaktaydı. Nihayet sahâbenin teşvikiyle durumu Hz.Resûlullah’a arzetti. Hz.Resûl, bu isteği ilâhi emre uygun bulup Hz.Fâtıma’ya konuyu açtılar. Hz.Fâtıma, utançlarından hiçbir söz söylemediler. Hz.Fâtıma’nın sükûtunu ikrâr sayan Hz.Resûl-ü Ekrem, bu durum üzerine nikâh hutbesini ve akid sigasını, ashâbın topluluğunda okudular, evlilik hazırlıklarına başladılar. Hz.Muhammed daha sonra sevgili kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’nin evlerine, gösterişsiz bir düğün alayıyla, fakat ilâhi bir sevinçle gönderdiler. Kendileri de gidip her ikisine hayır duâ da bulundular; böylece nûr nûra kavuştu.<br />
Hz.Fâtıma’nın, Hz.Ali ile Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce ayında olan bu evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ile doğmadan düşen ve adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.</p>
<p>Bu evlilik için Hz.Peygamber şöyle demiştir:</p>
<p>“Ey Fâtıma, seni ilim bakımından en yüksek, ahlâk bakımından en ileri, Müslümanlığı kabul bakımından en önde gelen biriyle evlendirdim.”</p>
<p>Hz.Fâtıma’nın tüm yaşamı zorluklarla, güçlüklerle doludur. Çocukluğu İslâmiyetin ilk yıllarına rastlar.</p>
<p>Hz.Fâtımâ’nın İslâm Peygamberi’nin kızı oluşu ve Hz.Ali gibi yüksek erdemlerle dolu bir insanın eşi oluşu, gerekse İslâmiyetin doğuşu ve gelişmesine en yakından şahit oluşu, kendisine derin bir kavrama ve sezme yeteneği ile anlayış kazandırmıştır. Hz.Fâtıma da, güçlüklerle dolu zor bir yaşam sürdüren insanlara özge, bir zeka ve kavrayış vardı.</p>
<p>Hz.Muhammed; “Ali olmasaydı” buyurmuşlardı; “Fatıma’ya lâyık bir eş bulunamazdı.”</p>
<p>Hz.Peygamber, Hz.Fâtıma hakkında:</p>
<p>“Hz.Fâtıma’nın cennet kadınlarının, inanan kadınların, Muhammed ümmetinden olan kadınların, yani bütün kadınların en üstünü ve ulusu olduğunu“ bildirmişlerdir ki; bu husustaki hadîsleri, bütün hadîs, ricâl sahipleri tarafından tefsir edilmiş ve tarih kitaplarında yazılmıştır.</p>
<p>Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, anneleri Hz.Hatice’tül Kübra’dan kalan mirası, tamamıyla İslâm uğruna Hz.Peygamber’e vermişler ve bu uğurda harcamışlardır. Kendileri de bütün hayatı boyunca geçim sıkıntılarına tahammül etmişlerdir.</p>
<p>Hz.Muhammed’in Hak’ka kavuşmasından sonra, Hz.Fâtıma’nın hiçbir zaman gülmediği ve gönlünden hiçbir sûretle üzüntüsünün gitmediği bir gerçektir. O kadar ki, bir gün Medine halkı ağlayıp inlemelerinden teessür duyarak dediler ki;</p>
<p>-Ey Resûlullah’ın kızı, ya gündüz ağla gece dinlen, ya gece ağla gündüz acıya dayan. Böylece halk biraz rahat yüzü görsün.</p>
<p>Hz.Fâtıma, halkın ricâsını kabul etti. Geceleri ağladı, gündüzleri sabır dağı ile yüreğini dağlayıp tahammül gösterdi.</p>
<p>Hz.Peygamber’in, Hak’ka kavuşmasından hemen sonra yaşanılan ve gelişen olaylar Hz.Ali ve Hz.Fâtıma için bir o kadar da üzüntü kaynağı olmuştur. Daha Hz.Peygamber’in naaşı yıkanmadan halîfelik kavgalarının başlaması, Hz.Ali’ye vasiyyet edilmiş olan halîfeliğin, çeşitli hile ve aldatmalarla nasıl alınacağının hesaplarının yapılmış olması, yüreklerinden hiçbir zaman dünyevi ihtirâslarını çıkartmayan insanların, bu kadar çabuk arsızlaşmaları, her ikisini de derin bir üzüntüye boğmuştu.</p>
<p>Nitekim kendi aralarında toplanıp, halîfe seçtikleri Ebû Bekir; halîfeliğini kuvvetlendirdikten hemen sonra, Hz.Peygamber’in sağlığında iken kızı Hz.Fâtıma’ya ve “Ehl-i Beyt”e vermiş olduğu Fedek hurmalığından, Hz.Fâtıma’nın adamlarını çıkartmış ve araziyi beyt’ül-mâl (devlet malı) adına zabdetmişti.</p>
<p>Hz.Peygamber Fedek Hurmalığını; Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde belirtilen emir üzerine, en yakını olan kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’ya vermişlerdi. Burası Hayber fethinde, kendi hisselerine düşmüştü. Bu konudaki âyetler de şunlardır:</p>
<p>“Hısımlara (akrabalara), yoksullara, yolda kalmışlara, haklarını ver, malını ulu orta saçıp dağıtma.” (İsrâ 26. âyet)</p>
<p>“Hısıma (akrabaya), yoksula, yolcuya haklarını ver, bu hâl Allah’ı hoşnut etmek isteyenler için daha iyidir, umduklarına erenler de onlardır.” (Rûm 38. âyet)</p>
<p>Hz.Fâtıma, Fedek hurmalığının hasılatını yoksullara verirdi. Hz.Fâtıma’nın Ebû Bekir’e müraacatları; Hz.Ali, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ile Ümmü Eymen’in şahitliklerinin kabul edilmeyişi, hadîs ve tarih kitaplarının yazdıklarından anlaşılmaktadır.</p>
<p>Hz.Fâtıma, Fedek hurmalığının zabtı dolayısıyla Mescid-i Nebevî’ye gelmişler, orada pek dokunaklı, pek beliğ bir hutbe îrâd buyurmuşlardı:</p>
<p>“Önce Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’üne ve «Ehl-i Beyt»ine salât-ü selâmdan, Allah’ın lûtuflarını, nimetlerini bildirip, Resûl’ünün ve «Ehl-i Beyt»inin fazîletlerini beyân buyurduktan sonra İslâmın esaslarını, imânın, namazın, zekâtın, orucun, ihlâsın, haccın, adâletin, imâmetin, cihâdın, sabrın, ma’rufu buyurmanın, münkeri nehyetmenin , anaya-babaya itâatta bulunup onları gözetmenin, yakınlarla buluşup onları korumanın, kıssâsın, nezre ve vefâda bulunmanın, ölçeği, teraziyi doğru tartmanın, farzların ve haramların teşri’i hikmetlerini açıkladıktan sonra” şöyle devam etmişlerdi:</p>
<p>“Bilin ki ben Fâtıma’yım; babam Muhammed. Ne söylüyorsam yanlış değil; ne yapıyorsam yersiz değil. Muhammed’i üstün tutuyorsanız, onu tanıyorsanız, bilmeniz gerek ki; O sizin kadınlarınızın babası değil, benim babamdır; sizin erkeklerinizin değil, benim amcamın oğlunun kardeşidir. Putları o kırdı; küfrün, şirkin sergerdelerini o yüz üstü serdi. Sonunda toplum bozguna uğradı; ardını dönüp kaçtı. Gece, sabahtan sıyrılıp gizlendi, âlem aydınlandı; Hak ve hidâyet, zulmetten kurtuldu, ışıyıp göründü; âlemi ışıttı. Din önderi söze geldi; yol kesenlerin dilleri kesildi; sustular; şeytanlar lâl oldular, sözden kaldılar; nifaka uyanlar, helâk olup gittiler; küfrün, azgınlığın düğümleri çözüldü; siz de ibâdetten, oruçtan karınları aç, yüzleri ak olanlarla beraber ihlâs sözünü söyler oldunuz.”</p>
<p>Hastalıklarında, kendilerini ziyarete gelen kadınlara hitabeleri de belâgate bir numunedir. Onun da bir kısım çevirisini sunuyoruz:</p>
<p>“Dünyadan usanarak sabahı ettim; adamlarınızdan, erkeklerinizden ikrâh ederek bugüne yettim. Sınadım da attım, uzaklaştırdım kendimden onları; denedim de vazgeçtim onlardan, kötü buldum onları. Ne de çirkin şeydir kılıcın keskin yüzünün gedilmesi; gerçekten sonra olmayacak oyuna gidilmesi; mızrakların kırılması; yanlış düşüncelere sapılması; insanın, hevâ ve hevese kapılması.</p>
<p>Gel de kulak ver, dinle: Yaşadıkça zaman, sana ne şaşılacak şeyler gösterecek; şaşmak istersen, onların sözleridir ancak seni şaşırtacak, ömrüme yemin ederim ki bu yaptığınız işler gebedîr; bekleyin bırakacağı anı; sonra da tutun tâze kanla, zehirle, öldüren sitemle dopdolu kâseyi, o kâsedeki kanı.</p>
<p>«<span style="text-decoration: underline;">Allah’ın azap hakkındaki fermanı gelince işler doğrulukla biter (doğrular kurtulur, doğru olmayanlar azâba duçar olurlar), bâtıla sülûk edenler (bâtıl yolunu tutanlar), işte o zaman ziyana uğrayacaklar.</span>» ( Mü’min 78. âyet)</p>
<p>Sonra gelenler ise, işi önce kurup düzenlerin ne yaptıklarını, sonunda anlarlar, bilirler.</p>
<p>Bundan böyle rahatça oturun, tam inançla fitneyi bekleyin durun. Müjde olsun size; kesip biçen kılıç geliyor; zâlimlerin her yanı kaplayan hükümleri yürüyor. Hakkınızı çarpıp almadalar; toplumunuzu darma-dağan etmedeler. Size son pişmanlık gelip çatar; nice olur hâliniz o zaman ki şimdi görmedikleriniz meydana çıkar.</p>
<p>«Nûh dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz? Rabbim tarafından açık bir mucizem olsa, tarafından bana bir de nübüvvet ihsân etse, bu husus ise size kapalı kalsa siz onu istemediğiniz halde ben sizi ona zorlayabilir miyim? » (Hûd 28. âyet)</p>
<p>Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a, onun salâvatı, Peygamberlerin sonuncusu, gönderilenlerin ulusu Muhammed’e.”</p>
<p>Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, “Ehl-i Beyt”ten gelen rivâyetlere göre; Hz.Peygamber’in Hak’ka kavuşmalarından 6 ay sonra, Hicret’in 11.yılı (Milâdi 632) Cemaziyelahir ayının 13. gününde Hak’ka kavuşmuş ve bu fânî dünyadan ebedî âlem olan âhiret yurduna göç etmişlerdir. Hz.Fâtıma, Hak’ka vuslat ettiklerinde 22 yaşında idi.</p>
<p>Hastalıklarında kendilerini ziyarete gelen, Ebû Bekir ve Ömer’e dargınlıklarını bildirmişler ve Hz.Ali’ye, cenazelerini gizlice defnetmelerini vasiyyet buyurmuşlardır. Hz.Ali de, kendilerini geceleyin defnederek vasiyyetlerini yerine getirmişlerdir. Defnedildikleri yer Medine’deki Baki Mezarlığı’dır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Hasan&#039;ül Mücteba / Hz.Hasan</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-hasanuk-mucteba-hzhasan.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-hasanuk-mucteba-hzhasan.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:15:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[14 masum .net]]></category>
		<category><![CDATA[14 masum hzali.net]]></category>
		<category><![CDATA[asi]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Fatıma]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Fâtıma’tüz Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.fatma]]></category>
		<category><![CDATA[hz.hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Resûlullah]]></category>
		<category><![CDATA[imam ali]]></category>
		<category><![CDATA[medine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=63</guid>
		<description><![CDATA[İKİNCİ İMAM HZ. İMAM HASAN&#8217;ÜL MÜCTEBA&#8217;NIN HAYATI Hz.İmâm Hasan, Hz.Ali ile Hz.Fâtıma’tüz Zehra’nın evliliklerinden dünyaya gelen ilk oğullarıdır. Hz.Muhammed’in sevgili torunu olan Hz.İmâm Hasan, Hicret’in 3.yılı Ramazan ayının 15. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm Hasan’ın, 5 kız 11 erkek olmak üzere, 16 evlâtları olmuştur. Hz.İmâm Hasan’ın künyeleri; “Ebû Muhammed”, lâkapları “Müctebâ”, “Zeki”, “Sıbt”tır; en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup"><span class="baslik">İKİNCİ İMAM HZ. İMAM HASAN&#8217;ÜL MÜCTEBA&#8217;NIN HAYATI</span><span class="BaslikCizgi"> </span>
</p>
<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Hasan, Hz.Ali ile Hz.Fâtıma’tüz Zehra’nın evliliklerinden dünyaya gelen ilk oğullarıdır. Hz.Muhammed’in sevgili torunu olan Hz.İmâm Hasan, Hicret’in 3.yılı Ramazan ayının 15. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’ın, 5 kız 11 erkek olmak üzere, 16 evlâtları olmuştur. Hz.İmâm Hasan’ın künyeleri; “Ebû Muhammed”, lâkapları “Müctebâ”, “Zeki”, “Sıbt”tır; en meşhur lâkapları ise “Seçilmiş” anlamına gelen “Müctebâ”dır.</p>
<p>Hz.Muhammed, sevgili torunları Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’i pek çok severler ve onlar hakkında; “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir, ulularıdır”, “Onlar dünyada benim iki demet çiçeğimdir” der ve onlara; “Oğullarım” diye hitab ederlerdi.</p>
<p>Hz.Peygamber; Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin hakkında;<br />
“Allah’ım” buyurmuşlar; “Ben bu ikisini severim, sen de bunları ve bunları sevenleri sev; bunlar benim ve kızımın oğullarıdır.”</p>
<p>Yine bir hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardı:<br />
“Onları seven beni sever, beni seven ise Allah’ı sever; Allah’ı seveni Allah cennete koyar; onlara buğzeden bana buğzeder; bana buğzeden Allah’a buğzeder; kendisine buğzedeni ise Allah cehenneme atar.”</p>
<p>Hz.İmâm Hasan, göğüslerinden başlarına dek, Hz.Resûl-ü Ekrem’e benzerlerdi. Bilhassa yüzleri Cenâb-ı Peygamber’e çok benzerdi. Hz.İmâm Hasan, ahlâk bakımından insanlara bir örnekti ve cömertliği de çok fazlaydı. Hz.Muhammed’in bir hadîslerinde, Hz.İmâm Hasan hakkında:</p>
<p>“Bu benim oğlum seyyid’dir. Allah, onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük bölüğün arasını uzlaştıracaktır” buyurdukları da zikredilmektedir.</p>
<p>Hz.Ali, Hak’ka kavuştuktan sonra Hz.İmâm Hasan, kendilerini gasledip kefenlemişler, namazını kılmışlar, aynı gece sabaha karşı şimdiki türbelerinin bulunduğu yere, Necef (Irak) şehrine yerleştirmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan, babaları Hz.Ali’yi türbelerine yerleştirdikten sonra zengin, fakir bütün halkı topladı. Taziye şartları yerine getirildikten sonra, Ramazan ayının 21.günü Kûfe mescidinde halka buyurdu ki;</p>
<p>“Bu gece, öyle bir zât vefât etti ki; Resûlullah’tan başka, ne evvel gelenler içinde onun derecesini aşan vardır; ne sonra gelecekler arasında bulunur. O, Resûlullah’ın mâhiyyetinde savaşır, canıyla onu korurdu. Cebrâil sağında giderdi onun, Mikâîl solunda. Allah’ın izniyle, gittiği yeri fethetmeden dönmezdi. Meryemoğlu Îsâ’nın göğe ağdığı, Mûsâ’nın vasîsî Yûşâ’ın vefât ettiği, Muhammed’e Kur’ân’ın indiği gece vefât etti. Altın ve gümüş olarak ancak yediyüz dirhem bıraktı.”</p>
<p>Söz buraya gelince Hz.İmâm Hasan dayanamayıp ağlamaya başladı; halk da ona uydu. Sonra buyurdu ki;<br />
“Ey insanlar, beni bilen bilir, bilmeyen bilsin ki benim Ali’nin oğlu Hasan. Benim insanlara müjde verenin, benim insanları korkutanın, benim Muhammed’in oğlu. Benim Allah izniyle insanları Allah’a çağıranın oğlu. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; Allah, her türlü kötülüğü giderdi onlardan; tertemiz etti onları. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; Cebrâil, evimize inerdi bizim; evimizden ağardı göğe. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; onları sevmeyi her Müslümana farzetmiş ve Allah buyurmuştur ki; «De ki; Risâletimin (Peygamberliğimin) tebliği hususunda, akrabamı (Ehl-i Beyt’imi) sevmenizden başka hiçbir ücret istemiyorum. Her kim iyilik kazanmışsa onun mükâfatını arttırırız..»” (Şûrâ 23.âyet) âyeti kerimesini okuduktan sonra; “Yapılan güzel ve iyi iş, bizi «Ehl-i Beyt’i» sevmektir.”</p>
<p>Hz.İmâm Hasan vaazdan sonra buyurdular ki;<br />
“Peygamberlik tahtının sultanlık vârisi, velilik mülkü hakiminin yerine geçen benim ki, atam sizi dinine davet etti. Babam da size hidâyet saadetini eriştirdi. Bende şimdi sizi onların yoluna davet etmekteyim. Ve gerçek biliniz ki; bana uymak onlara uymaktır, bana karşı koymak onlara karşı koymaktır.”</p>
<p>Söz buraya gelince Abbas oğlu Abdullah ayağa kalktı:<br />
“Ey insanlar” dedi; “Bu şehzade, Allah’ın Resûlü’nün oğludur. Bizden, imâmetine râzı olduğunuzun sözünü ve bey’atı kabul ettiğinizin gösterilmesini istiyor. Ne dersiniz?”</p>
<p>Orada bulunanların hepsi bağrıştılar:<br />
“Canla, başla kabul ediyoruz” dediler ve Hz.İmâm Hasan’a bey’at ettiler.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’a, kısa zamanda otuz bin mücahit bey’at etti. Bunları duyan Şam Hâkimi Muâviye, sarsıldı. Altmışbin kişilik bir askerle Irak’ı zaptetmek için yürüdü. Hz.İmâm Hasan’da kırk bin mücahidi ile onu karşılamak üzere Kûfe şehrinden dışarı çıktı. Hz.İmâm Hasan, çok vakitte şöyle düşünürdü:<br />
“Ben kendi isteğimle düşmanlığı ortaya koymam. Ve kimse ile dünya saltanatı için kavga etmem.”</p>
<p>Şam’da Vâli olarak bulunan Muâviye ise Basra ve Kûfe’ye birer adam göndermiş, halkı Hz.İmâm Hasan’ın aleyhinde kışkırtmaya başlamıştı. Sonra bu adamlar tutulup öldürüldüler.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’ın ordusunda, kendilerine ve “Ehl-i Beyt’e” candan bağlı olanlar pek azdı. Bu topluluğun içerisinde olanlardan; kimisi dünyalık elde etmek için uğraşmadaydı; kimisi şüphe içindeydi, kime kul olacağını bilemiyordu; kimisi yel ne yandan eserse, öte yana eğiliyordu; kimisi de Hâricîlerin inançlarına kapılmıştı. Çünkü; İslâm’ın düştüğü ayrılık, aykırılık, görüşlerin birbirine zıt oluşu, vahdetin kalmayışı, paranın ve servetin hâkimiyeti îman kudretini zayıflatmıştı.</p>
<p>Muâviye ise bu ortamda; Hz.İmâm Hasan’ın taraftarları arasına nifâk sokmak için bir an bile boş durmuyor ve devamlı adamlar göndererek; bu ayrılığı, bu aykırılığı; re’yle, kıyasla daha da derinleştiriyor, daha da genişletiyor ve daha da körüklüyordu. Muâviye’nin gönderdiği bu adamlar; vaatle, parayla, tehditle adam avlıyorlar ve belli başlı kişileri Hz.İmâm Hasan’dan ayırmaya çalışıyorlardı.</p>
<p>Bu yaşanılan olaylardan sonra Hz.İmâm Hasan:<br />
“Ey Iraklılar! Bize yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan korkun; biz, sizin hem emiriniziz, hem konuğunuz. Hakkımızda, Allah’ın «Ey “Ehl-i Beyt”, Allah sizden günahı, her türlü fenalıkları ve kötülükleri giderip sizi kemâl üzre tertemiz tathir etmek ve pâk kılmak murad eder.» (Ahzâb 33.âyet) âyet-i kerîmesinde buyurduğu; «Ehl-i Beyt» biziz.” dediğinde mescidde ağlamadık kimse kalmamıştı; fakat ne çâre ki gözyaşı, düşmanı ne mağlup ediyor, ne de yok ediyordu.</p>
<p>Şam Vâlisi Muâviye, bu ortamda Hz.İmâm Hasan’a uzlaşma teklifinde bulunmuştu. Hz.İmâm Hasan’da bunun üzerine adamlarına şöyle hitâb etmişlerdi:</p>
<p>“Biz Şamlılarla, bir şüphe üzerine savaşmadığımız gibi, savaştığımızdan dolayı da bir nedâmet duymamaktayız. Onlarla, esenlikle, sabırla savaştık. Ama şimdi esenlik, düşmanlığa dönüştü; sabır ise telâşa, kargaşaya. Siz Sıffıyn’e giderken dîniniz, dünyanızın önündeydi; (Dîninize uymuştunuz, dünyanızı ardınıza atmıştınız.) bugün ise öyle bir hâldesiniz ki; dünyanız, dîninizin önünde. Duyun, bilin ki; size karşı biz, evvelce nasılsak yine öyleyiz; ama siz, bize karşı eskisi gibi değilsiniz. Duyun, bilin ki; siz, öldürülenlerden iki bölüğün ortasındasınız; Sıffiyn’de öldürülenlere ağlıyorsunuz. Nehrevan’da öldürülenlerin öclerini almak istiyorsunuz. Kalan yenilgiye uğramış, yapa-yalnız, hor-hakir; ağlayan, öc alma sevdasında. Muâviye, bizi öyle bir işe çağırıyor ki; onda ne bir yücelme var, ne bir adâlet. Ölümü göze alıyorsanız, teklifini reddedelim; yaşamayı istiyorsanız, kâbul edelim; hangisine râzıysanız bildirin.”</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’ın bu hitâbesinden sonra, karşısındaki topluluk her yandan bağrışarak; “yaşamayı, uzlaşmayı” istediklerini bildirdiler. Hz.İmâm Hasan, bunun üzerine; “Vallâhi” buyurmuşlardı; “Ben bu işi, Muâviye’ye teslim etmezdim; fakat yardımcı bulamadım. Yardımcı bulsaydım, gecemde de onunla savaşırdım, gündüzümde de; sonunda ise Allah, benimle onun arasında hükmederdi.”</p>
<p>Yaşanılan bu olaylardan sonra Hz.İmâm Hasan, Kûfe halkından vefâ görmeyerek; “Barış, her şeyden hayırlıdır” diyerek, Şam Vâlisi Muâviye tarafından, kendisine teklif edilen uzlaşma şartlarını kabul etmiş ve Muâviye ile bazı şartlarla antlaşma yapmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan ile Şam Vâlisi Muâviye arasında Hicretin 41.yılında yapılan antlaşma şartları şunlardı:</p>
<p>1. Halkın; Allah’ın kitabına, Resûl’ünün sünnetine uygun olarak idare edilmesi.<br />
2. Hz.Ali Şîa’sından olanlara, hiçbir sûretle kötülükte bulunulmaması.<br />
3. Hz.Ali’ye kötü söz söylenmemesi.<br />
4. Hak sâhiplerine, Cemel ve Sıffiyn savaşlarında şehit olanların evlâtlarına, haraç mallarından pay verilmesi.<br />
5. Muâviye’nin, kendisinden sonra, yerine birisini halîfe yapmaması.</p>
<p>Muâviye, uzlaşma yazılıp taraflar ve tanıklar imzaladıktan sonra Nuhayle’ye gitti; orada okuduğu hutbede;</p>
<p>“Ben” dedi, “Hasan ile bazı şartlara uyacağımı vaad ederek uzlaştım; ama o şartların hepsi de ayağımın altında; onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim” dedi. Ve dediğini de yaptı. Muâviye uzlaşma şartlarının hiçbirisine riâyet etmedi. Daha Kûfe’deyken okuduğu hûtbede; “Yapı yapıldıktan sonra iskele nasıl yıkılırsa, bende barış şartlarını yıktım” dedi.</p>
<p>Muâviye, mescidlerde bile Hz.Ali’ye kötü sözler söyletti. Hatta Medine’de, Mescid-i Nebevî’de (Hz.Peygamber’in mescidinde), ashâbın itirazlarına ve mü’minler anası Ümmü Seleme’nin bizzât meclise gelip; Muâviye’nin yüzüne karşı; “Hz.Ali’ye sövenin, Hz.Resûl-ü Ekrem’e sövmüş olacağına, Hz.Resûl-ü Ekrem’e sövenin ise, Allah’a sövmüş bulunacağına” dâir hadîs-i şerifi söylemelerine rağmen, inadında ısrâr etti. Bu kötü âdet de, Emevilerin hüküm sürmüş olduğu 80 yıl boyunca devam etmiş ve Emevilerden Ömer bin Abdül’aziz’in hükümdarlığında son bulmuştur.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan, Muâviye ile barış yaptıktan sonra “Ehl-i Beyt’i” ile Medine’ye geri döndüğü zaman, düşmanlık yapanlar fitnenin tahrik edileceği zannına düşerek, Hz.İmâm’ın ortadan kaldırılması için bazı fesâdçıları kışkırttılar ve Hz.İmâm’ın Basra’da olan yakınlarından otuz sekiz mü’mini, bir bahane ile öldürtüp türlü suçlar işlediler.</p>
<p>Sonunda Muâviye, Mervan aracılığı ile Hz.İmâm Hasan’ın zevcesi olan Câde’ye bir haber göndererek, Hz.İmâm’ı zehirleyip şehit ettiği takdirde, kendisini oğlu Yezîd’e alacağını ve bin dirhem para vereceğini vaat etti.</p>
<p>Vefâsız Câde; bu sözler üzerine Hz.İmâm Hasan’a kastetmek için, Mervan tarafından gönderilen zehirli balı karıştırarak, o gün Hz.İmâm’a sundu. Hz.İmâm o zehirli balı yedikten sonra rahatsızlandı ve Hz.Resûlullah’ın türbesine gidip duâ ederek şifâ buldu. Câde, sonra yine bir fırsatını bulup Hz.İmâm’a, bu defa da zehirli hurmalar sundu. Hz.İmâm Hasan, hiçbir şey düşünmeyip zehirli hurmalardan yemiş ve yine mizâcı bozulmuştu.</p>
<p>Bunun üzerine Hz.İmâm Hasan, Câde’ye sordu:<br />
“Ey Câde, bu hurmayla halim değişti. Sebebi ne acaba?”</p>
<p>Câde, türlü özürler dileyerek Hz.İmâm’ın şüphesini giderdi. Hz.İmâm Hasan, dertlilere şifâhane olan Hz.Resûlullah’ın türbesine giderek tekrar şifâ buldu. Câde, en sonunda yine bir fırsatını bularak, Sefer ayının 28. Cuma gecesi Hz.İmâm Hasan’ın kaldığı eve gizlice giderek; Hz.İmâm’ın, su içtiği testinin içine zehirli elmas zerrelerini dökerek su ile karıştırdı. Ve yine evine gizlice geri döndü.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan, bu testiden içtiği su ile zehirlenip, Hicret’in 49. yılı (Milâdi 669) Safer ayının 28. günü gecesi Medine’de Hak’ka kavuşmuştur. Hz.İmâm Hasan, Hak’ka kavuştuklarında 47 yaşlarında idi.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan Hak’ka kavuşmadan önce, Hz.İmâm Hüseyin, kendilerine bu işi kimin yaptığını sormuşlardı. Hz.İmâm Hasan:</p>
<p>“Ey sevgili kardeşim. Benim bildiğimi sende bilirsin; fakat onu Allah’a havale ettim” buyurup bir şey söylememişler ve çocukları ile ashâbına ibâdetten geri kalmamalarını vasiyyet etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan daha sonra kardeşi Hz.İmâm Hüseyin’e vasiyyet ederek; imâmlık emanetlerini teslim etti ve “Ataları Hz.Resûlullah’ın yanına defnedilmelerini, fakat buna engel olanlar bulunursa, savaşa, kan dökülmesine girişilmemesini, Bakî mezarlığına götürülmelerini” buyurmuşlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’dan sonra imâmet, kardeşi Hz.İmâm Hüseyin’e intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<h1 class="anatabloYaziGrup">
<li>Barış herşeyden hayırlıdır.</li>
<li>Ben kendi isteğimle düşmanlığı ortaya koymam ve kimse ile dünya saltanatı için kavga etmem.</li>
<li>Bizler, hikmet hazinesinin muhafızları ve velilik meydanının şehsüvarlarıyız. Bizce bilinenler sizce bilinmez. Ve bizim idrâk ettiğimiz sırlar, sizin idrâkınızdan uzaktır.</li>
<li>Ey şeriat hükümlerinin eşiğinde oturanlar, ey ibâdet ve gönül temizliği meydanında hazır bulunanlar: Hz.Mustafa’nın o din müjdecisinin oğluyum ben. Allah korkusunu ümmete bildiren Muhammed’in oğlu benim. Peygamberlik tahtının sultanlık varisi, velilik mülkü hakiminin yerine geçen benim ki, atam sizi dinine davet etti. Babam da size hidâyet saadetini eriştirdi. Ben de sizi şimdi onların yoluna davet etmekteyim ve gerçek biliniz ki, bana uymak onlara uymaktır. Bana karşı koymak onlara karşı koymaktır.</li>
</h1>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-hasanuk-mucteba-hzhasan.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Hüseyin ve Kerbela</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-huseyin-ve-kerbela.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-huseyin-ve-kerbela.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:12:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[h'cret\]]></category>
		<category><![CDATA[hz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz.hasan]]></category>
		<category><![CDATA[hz.Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[imam ali]]></category>
		<category><![CDATA[imam hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kerb ve Belâ]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni etiket ekle]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynel Abidin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=60</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 4. yılında Şaban ayının 3. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm-ı Ali ile Hz.Fâtıma’tüz-Zehrâ’nın ikinci oğullarıdır. Hz.İmâm Hüseyin’in künyeleri; “Ebû Abdullah”, lâkapları; “Sıbt, Şehit, Tâbi’li emr’illah (Allah’ın emrine uyan), Zeki ve Mübârek” tir. Hz.İmâm’ın 5 erkek, 3 kız olmak üzere 8 evlâtları olmuştur. Erkek evlâdının üçünün adı Ali’dir; içlerinden sadece Ali Zeynel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 4. yılında Şaban ayının 3. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm-ı Ali ile Hz.Fâtıma’tüz-Zehrâ’nın ikinci oğullarıdır.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’in künyeleri; “Ebû Abdullah”, lâkapları; “Sıbt, Şehit, Tâbi’li emr’illah (Allah’ın emrine uyan), Zeki ve Mübârek” tir. Hz.İmâm’ın 5 erkek, 3 kız olmak üzere 8 evlâtları olmuştur. Erkek evlâdının üçünün adı Ali’dir; içlerinden sadece Ali Zeynel Âbidin kendilerinden sonra hayatta kalmış ve soyları Hz.İmâm Zeynel Âbidin Âli’den yürümüştür. Ali Ekber ile süt emer bir çağda bulunan Ali Asgar ise Kerbelâ’da şehit olmuşlardır.</p>
<p>Hz.Peygamber bir hadîslerinde; “Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim; Hüseyin’i seveni Allah sever” buyurmuşlardır. Bu sözü söyleyenin kendi dileğine uyup söz söylemediği, sözünün vahye uygun olduğu Kurân-ı Kerîm’de; “(3) O, arzusuna göre söz söylemez. (4) O’nun sözü kendisine vahiy olunan bir vahiyden başka bir şey değildir” (Necm 3-4. âyetler) âyetleri ile bildirilen ve yine; “Elbette Rabbin sana ihsân edecek, sen de hoşnut olacaksın” (Duhâ 5.âyet) âyeti ile müjdelenen iki cihân serveri, Peygamberlerin sonuncusu ve adı Allah adından sonra anılan, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed’dir.</p>
<p>Hz.Resûl-ü Ekrem’in, Hz.Fâtıma’nın evlerinin önünden geçerlerken, Hz.İmâm Hüseyin’in ağladıklarını duyup, Hz.Fâtıma’ya; “Bilmez misin ki onun ağlayışı beni incitir” buyurdukları da bildirilmektedir.</p>
<p>Hz.Resûlullah yine bir hadîslerinde;<br />
“Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin iki ulusudur” demiş; “Babalarının, onlardan da hayırlı” olduğunu buyurmuş ve onların; “Arşın iki küpesi” mesâbesinde olduklarını söylemiştir. Hz.Muhammed’in, bu iki göz nûru hakkındaki hadîslerini yazmaya kalksak ayrı ve büyük bir kitap olur. <span id="more-60"></span></p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, babası Hz.Ali’nin yanından hiç ayrılmadı. Babası ile birlikte Cemel ve Sıffıyn savaşlarına katıldı. Bu savaşlarda yiğitliğini fazlası ile gösterdi ve kendisine herkesi hayran bıraktı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin dünyaya geldiğinde, Hz.Resûl-ü Ekrem’in; “Cebrâil’in onun şehâdetini kendilerine haber verdiğini” bildirdikleri rivâyet edilmiştir. Hz.Peygamber, Cebrâil Aleyhisselâm’dan bu haberi aldıklarında, İmâm Hüseyin’i kucaklarına alıp ağlamışlardı. Ümeys kızı Esmâ, ağlayışlarının sebebini sorunca, Hz.Peygamber; “Azgın bir tâife, onu öldürecek; onlar şefâatime nâil olamazlar” buyurmuşlar ve bunu Fâtıma’ya haber vermemesini söylemişlerdi. Hz.İmâm Hüseyin’in doğumlarından bir yıl sonra Hz.Peygamber’e, Hz.İmâm Hüseyin’in şehâdeti yine haber verilmişti. Mü’minler anası Ümmü Seleme’de kendi evinde, Hz.Resûl-ü Ekrem’in; “İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edileceğini” haber verdiklerini bildirmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, kardeşleri Hz.İmâm Hasan’ın, Muâviye ile uzlaştıklarını duyunca, huzûrlarına varıp sebebini sormuşlardı; aynı zamanda da ağlamaktaydılar. Hz.İmâm Hasan’ın kardeşine cevapları şu olmuştu; “Bundan önce babam Hz.Ali’nin uzlaşmasına sebep olan şey, bana da sebep oldu.”</p>
<p>Hiç şüphe yok ki bu soru, Hz.İmâm Hasan’a itiraz yollu sorulmamıştı; böyle bir şey olamazdı da. Ancak Hz.İmâm Hüseyin’in, bu sorusu ilerideki kıyâmlarına aykırı gibi görülen bu uzlaşmanın sebebini daha da açıklatmak içindi.</p>
<p>Hz.İmâm Hasan’ın vefâtlarından sonra Iraklılar, Muâviye aleyhine hareket tasarlamışlar, Hz.İmâm Hüseyin’e bey’at etmek istemişlerdi. Hz.İmâm Hüseyin’den; “Muâviye ile aramızda uzlaşma var; onu bozmak olmaz; Muâviye ölünce bu iş için gereken şeyi yapacağım” cevabını almışlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, kardeşleri Hz.İmâm Hasan’ın vefâtlarından 9 yıl sonra ve Muâviye’nin ölümünden 2 yıl önce Mekke’ye gitmişlerdir. Burada Hâşim oğullarıyla,“Ehl-i Beyt” dostlarını toplayıp onlara bir hutbe îrâd buyurmuşlar; “Ehl-i Beyt’e” ve “Ehl-i Beyt” Şîa’sına yapılan zulümlerden bahsedip demişlerdir ki;</p>
<p>“Bugün ben size bâzı şeyler sormak istiyorum; sözlerim doğruysa gerçekleyin; değilse yalanlayın; sözlerimi duyun, yazın, yayın; sonra şehirlerinize boylarınıza dönünce emin olduğunuz, inandığınız kişilere sözlerimi duyurun, onları çağırın; çünkü ben, bu gerçeğin sörpüp yıpranmasından, yitip gitmesinden korkuyorum; ama; «<span style="text-decoration: underline;">Allah, kâfirler hoşlanmasa da nûrunu parlatır</span>»” (Saf 8. âyet)</p>
<p>Hz.İmâm bu hutbelerinde;<br />
“Zâlimlerin her tarafı tuttuğunu, Müslümanların onlara âdetâ kul-köle kesildiklerini, îmansız kişilerin iş başına geçtiklerini, inananlara acımadıklarını, zayıflara şiddetli davrandıklarını, bütün bunlara karşı da Allah’ın kendilerine ululuk ihsân ettiği kişilerin sustuklarını, bu yüzden gazaba uğramaları ihtimâlinin pek kuvvetli olduğunu anlatmışlar” ve hutbenin sonunda;</p>
<p>“Allahım” buyurmuşlardı; “Sen bilirsin ki bu sözlerim, hükmetmeye rağbetimden, mal-mülk elde etmeyi dilediğimden değil; ancak senin dîninin yollarını göstermek, şehirlerini mâmur bir hâle getirmek istediğimden. Böylece de mazlûm ve çâresiz kullarının esenliğe ulaşmalarını, emirlerini, hükümlerini yerine getirebilmelerini sağlamak istiyorum.” Ve sözlerini şöyle bitirmişlerdi;</p>
<p>“Ey halk, bize yardım etmezseniz, hakkımızda insâfa gelmezseniz, zâlimler size musallat olurlar; Peygamberimizin dîninin nûrunu söndürürler. «<span style="text-decoration: underline;">Allah bize yeter ve ona dayandık, ona yöneldik ve varıp gideceğimiz onun kapısıdır.</span>» (Âli İmran 173. âyet)”<br />
Görülüyor ki Hz.İmâm Hüseyin kıyâma hazırlanmaktadır.</p>
<p>Muâviye, Hicret’in 54. yılının sonlarında oğlu Yezîd’i, halîfe olmak üzere yerine seçmişti. O yıl Şam halkı, Yezîd’e bey’at etmişler; Muâviye, Medine’ye gitmiş orada halka bu bey’at işini açmış, oğlunu övmüş, halkı bey’ate hazırlamaya çalışmıştı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ve Hâşim oğulları bey’at etmemişlerdi; esâsen Hz.İmâm Hüseyin, Muâviye’ye de bey’at etmemiş ve Hz.İmâm Hasan bu hususta ısrar etmemesini Muâviye’ye söylemiş, o da kabûl etmişti.</p>
<p>Muâviye, Hicret’in 60. yılında, 83 yaşında iken öldü ve yerine oğlu Yezîd geçti. Yezîd’in o makama geçmesi ile Müslümanlık; Saltanatı sarayıyla-debdebesiyle, vezirleriyle- nedimleriyle, ordusuyla-kumandanlarıyla, zindanıyla-cellâdıyla, ihsânıyla-in’âmıyla, zulmüyle-kahrıyla ve saltanat hânedanıyla-keyfi idâresiyle, hazînesiyle ve yoksul sürünen halkıyla kurulmuştu.</p>
<p>Ahlâk selâmeti, bencillikten, benlikten çekinmek esası, insan birliği ve eşitliği üzerine kurulmuş olan İslâm dîni; Câhiliyye devrindeki soy-boy rekabetinin yeniden canlanması, halka emredip dünyayı sömürme gayreti, zenginliğin gözleri kamaştırması, gönülleri avuç içine alması, meşrû mülkiyetin, gayri meşrû mâlikânecilik şekline girmesi, yüzünden bu hâle gelmişti.</p>
<p>Bu dönemde Hz.Resûlullah’ın bıraktığı iki emânetten biri olan Kur’ân’ı Kerîm’in hükmü isteğe uyduruluyordu; “Ehl-i Beyt’i” ise her yerde kahrediliyordu artık. Bu zulme karşı çıkanlar; İslâm’ın esasını korumak için canlarını fedâ edenler ise İslâm arasına ayrılık sokanlar diye tanıtılıyordu.<br />
Hz.İmâm Hüseyin, Yezîd’in yaptığı bu hareketlerden dolayı, Medine’de kendilerine rastlayan ve Yezîd’e bey’at etmesini öğütleyen Mervan’ın sözlerine karşı;</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn” (Biz, Allah’ın kullarıyız, ancak O’na döneriz, musîbetlerine râzıyız.</span>) (Bakara 156.âyet) âyetini okuduktan sonra; “Esenlik İslâm’a” buyurmuş ve “Başımız sağ olsun; çünkü ümmet, Yezîd gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belâya uğradı” demiştir.</p>
<p>Yezîd, Medine Vâlisi Utbe oğlu Velîd’e; “Hz.İmâm Hüseyin’den hemen bey’at almasını, bu hususta hiçbir geciktirmeye meydan vermemesini emreden” bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Medine Vâlisi Velîd tarafından, Hz.İmâm Hüseyin’e derhal haber gönderildi ve çağrıldı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, böyle mühim bir işin, husûsi bir mecliste, âdetâ gizlice olup bitmesinin doğru olmadığını, halk toplanınca o vakit ne yapılması gerekse yapılacağını bildirdiler.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin kendisine yapılan bu resmi bey’ate dâvetten bir gün sonra, Hicri 60.yılı Recep ayının 29. günü; Hz.Resûlullah’ın, Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’nın ve “Ehl-i Beyt’in” kabirlerini ziyaret edip, Medine-i Münevvere’den çıktılar ve Mekke-i Mükerreme’nin yolunu tuttular. Hz.İmâm Hüseyin Mekke’ye hareketlerinden önce, Hâşim oğullarına;</p>
<p>“Kendileriyle gelenlerin şehit olacaklarını, fakat kendilerine uymayıp kalanların da bir fethe, bir huzûra erişemeyeceklerini bildiren muhtasar bir mektup yazdılar. Ayrıca kardeşleri Muhammed Hanefiyye’ye yazılı bir vasiyyetnâme verdiler. Bu vasiyyetnâmede Allah’ın birliğine, Hz.Muhammed’in risâletine, şehâdetle başlıyor; âhiretin, cennetin, cehennemin gerçek olduğunu bildiriyor, sonra kıyâmlarının hedefini anlatıyordu; serkeşlik, fesat koparmak, zulmetmek için kıyâm etmediklerini, cedlerinin ümmetini düzene sokmak, ma’rufu buyurmak, münkeri nehyetmek, cedlerinin ve babalarının yolunda yürümek için bu işe giriştiklerini, amaçlarını kabûl edip dâvetlerine uyanlardan memnun olacaklarını, kabûl etmeyip kendilerine yardımda bulunmayanlara, hatta kendileriyle savaşa kalkışanlara, sabırla karşı duracaklarını, bir tek kişi kalsalar da yine bu yolu bırakmayacaklarını” ifade ediyorlar; “Ancak Allah’a dayandıklarını” bildiriyorlardı.</p>
<p>Mü’minler anası Ümmü Seleme;<br />
“Oğulcağızım, Irak’a gitmekle beni hüzünlere boğma; çünkü ben ceddinden; «Oğlum Hüseyin Irak’ta, Kerbelâ denilen yerde şehit edilecek» sözünü duydum” demişti.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Ana” buyurmuşlardı; “Vallâhi ben bunu daha iyi biliyorum, çâre yok, öldürüleceğim ben; öldürüleceğim günü, beni kimin şehit edeceğini, nereye defnedileceğimi, «Ehl-i Beyt’im»den kimlerin şehit edileceklerini, hepsini biliyorum; istersen şehit edileceğim ve defnolunacağım yeri sana da göstereyim” buyurmuşlar ve Kerbelâ yönünü işaret eylemişlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 60.yılı Şaban ayının 4.günü Mekke’ye vardı. Bunun üzerine Kûfe’liler, Hz.İmâm Hüseyin’e yardım edeceklerine söz vermişler, kendilerine Irak’a gelmeleri için mektuplar yollamaya başlamışlardı.<br />
Hz.İmâm Hüseyin, kendilerinden önce Kûfe’ye amcaları Akiyl’in oğlu Müslim’i, ahvâli anlamaya, halktan kendilerine bey’at almaya ve sonucu kendilerine bildirmeye memûr ederek göndermişlerdi.</p>
<p>Müslim Akiyl, Medine’de Hz.Peygamber’in kabrini ziyaret ettikten sonra Kûfe’ye yöneldi ve oraya ulaştı. Kûfeliler Muhtar’ın evinde, Hz.İmâm Hüseyin adına Müslim Akiyl’e gelip bey’at etmeye başladılar. Çeşitli rivâyetlere göre; Müslim’e onsekiz veya yirmisekiz bin kişi bey’at etmişti.</p>
<p>Kûfelilerden Ümeyye oğulları tarafını güdenler, Kûfe Vâlisi Numân’ın bu hâle bir çare bulamayacağını, çetin birinin Kûfe’ye Vâli olarak gönderilmesini Yezîd’e bildirdiler. Yezîd bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad’ı Kûfe’ye Vâli tâyin etmişti. Ubeydullah Kûfe’ye vardığının ertesi günü, halkı mescide toplayıp; “Kimin evinde Yezîd’e isyân eden biri bulunursa onu, evinin kapısında astıracağını” söyledi; onları korkuttu. “Kendisine yardım edenlere para-pul vereceğini” söylemeyi de ihmal etmedi.</p>
<p>Kûfe’de bulunan Müslim Akiyl, bunu duyunca Muhtar’ın evinden çıkıp, Urve oğlu Hânî’nin evine gitti. Hânî, Ali dostlarındandı. Ubeydullah’ın adamları ise her yerde Müslim’i arıyorlardı. Sonunda Müslim’i “Ehl-i Beyt” dostlarından bir kadın evine aldı. Kadının oğlu ise gizlice bu haberi Ubeydullah’a ulaştırdı. Ubeydullah, hemen Eş’asoğlu’nu yetmiş kişiyle gönderdi, evi kuşattılar. Müslim Akiyl kaldığı evden çıkıp tek başına onlarla savaşa başladı, karşısına çıkanlardan vurduğunu düşürüyordu. Bu savaşta Müslim Akiyl’in yardımcısı da yoktu. Bu arada Müslim Akiyl yaralar almış, kan içindeydi, yine de savaşıyordu. “Ehl-i Beyt” düşmanları damlara çıkmışlardı; Müslim Akiyl’e taş yağdırıyorlardı. Sonunda Müslim Akiyl’i tuttular ve Ubeydullah’ın yanına götürdüler. Ubeydullah’ın adamları Müslim Akiyl’i Hükümet konağının damına çıkardılar.</p>
<p>Müslim Akiyl; “Allahım” buyurdu; “Bizi aldatan, bize yalan söyleyen bu toplumla aramızda sen hükümcü ol.” Sonra Hicâz’a döndü; “Selâm sana yâ Hüseyin” dedi. Bu sözlerden sonra Müslim Akiyl Hazretlerini orada şehit ettiler. Müslim Akiyl Hicretin 60.yılı Zilhicce ayının 8. günü şehit edildi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’de o gün “Ehl-i Beyt’i” ile Irak’a doğru yola çıkmışlardı. Hz.İmâm Mekke’de kan dökülmemesini istiyordu. Biliyordu ki; Yezîd kan dökmekten çekinmeyecekti. Bunu kardeşi Muhammed’e de anlatmıştı.<br />
Kardeşi Muhammed; “Peki” dedi; “Bari bu çoluğu-çocuğu götürme.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, kardeşine:<br />
“Rüyada Hz.Peygamber’i gördüğünü, Irak’a gitmesini emrettiğini, Allah’ın kendisini kana bulanmış, çoluğunun çocuğunun esir edilmiş olarak görmek istediğini” bildirdiğini söyledi. Hz.İmâm bu konuda diğer yakınlarının ricâlarına da aynı cevabı verdi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Yezîd’e bey’at etmemeyi ve bu zâlim iktidara karşı gelmeyi, îmanı ve İslâm’ı korumayı kendisine farz bilmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin; Cuma hutbelerinde, Hz.Ali’ye ve “Ehl-i Beyt’e” hâşâ sövmeyi ve zulmü âdet edinen bu toplumun haksızlığını; kendine, evlâdına ve ayâline yapılan bu zulümleri; Müslümanlara yaymak, gerçeği-hakikatı gözü açık olanlara, gönüllerinde îman bulunanlara bildirmek; izzetle ölmenin, zilletle yaşamaktan çok üstün olduğunu İslâm ve insanlık tarihine kanıyla yazmak istiyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Kûfe’ye hareketlerinden önce topluluğa şu kısa hutbeyi beyân buyurmuşlardı:</p>
<p>“Hamd Allah’a, Allah neyi dilerse o olur; güç kuvvet, ancak onunla elde edilir. Salât-ü selâm Resûl’üne.</p>
<p>Ölüm, genç kızın boynuna takılan gerdanlık gibi Âdem oğullarının boyunlarına takılmıştır; onlara ezelden yazılmıştır. Yâkub, nasıl Yûsuf’u özlediyse ben de geçmişlerimi öylesine özlemişimdir ve ulaşacağım şehâdet yerini Allah benim için hazırlamıştır. Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış olan ölümden kurtuluş yoktur. Biz «Ehl-i Beyt», Allah’ın rızâsına uymuşuz; ondan râzıyım; belâsına sabrederiz; sabredenlerin ecirlerine ereriz. Hz.Resûlullah’ın bedeninden bir parçanın ondan ayrılmasına imkân yoktur; o kutluluk yerinde cennette onunla beraberdir; onun gözü, bizimle aydınlanacaktır; vaadine, bizimle vefâ edecektir. Bize canını fedâ etmeye, bizimle can vermeye hazır olanlar, Allah’a kavuşacaklarına tam inançla inanmış bulunanlar, bizimle gelirler; ben Allah dilerse sabahleyin hareket ediyorum.”</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Hz.İmâm Hüseyin bu kıyâmın –karşı duruşun- sonunda, kendilerinin de, kendilerine uyanların da şehit olacaklarını kesin olarak biliyorlardı.</p>
<p>Burada özetle şunu arz edelim ki; Hz.İmâm Hüseyin bu kıyâmıyla –karşı duruşuyla-; dîni ihyâ etmiş –yeniden diriltmiş- ve “Ehl-i Beyt’e” karşı yapılan zulümleri, dîne karşı olanların zâlimliklerini gözler önüne sermiştir.</p>
<p>Hz.İmâm’a, Kûfe’den gelen birisi Müslim Akiyl’in şehâdet haberini verdi. Hz.İmâm Hüseyin bu şehâdet haberini alınca;</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn!” (Biz Allah’ın kullarıyız, ancak O’na döneriz, musîbetlerine râzıyız.</span>) (Bakara 156.âyet) dedi ve pek kederlendi, ağladı.</p>
<p>Bu gelen haber üzerine Hz.İmâm Hüseyin’e, Kûfe’ye gitmeyelim diyenler oldu. Bu arada Müslim Akiyl’in çocukları;</p>
<p>“Yâ İmâm” dediler; “Kûfelilerden Müslim’in kanını almayınca bizim dönmemiz mümkün değildir! Hiç kimse gitmese bile bari biz gidelim, ya intikam alırız, ya şehâdete erişiriz.”</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“Bunlardan sonra, yaşayışta hayır yok” dedi. Sonunda hepsi Kûfe’ye gitmeye azmettiler.</p>
<p>Yine rivâyet ederler ki; Hz.İmâm Hüseyin yolda giderlerken bir yerde konaklamış, Zeyneb’in dizine mübarek başını koyup uykuya dalmıştı. Birdenbire sıkıntı ile uyandı. Nemli gözlerinden yaş dökülüyordu.<br />
Ümmü Gülsüm dedi ki:<br />
“Yâ Hüseyin niçin ağlıyorsun!”<br />
Hz.İmâm cevap verdi:<br />
“Şimdi düşümde dedem Hz.Peygamber’i gördüm. Ağlayarak bana dedi ki; «Ey Hüseyin! Birbirimize kavuşmamız yaklaştı!»”<br />
Ümmü Gülsüm ağladı. Oğlu Ali Ekber babasına sordu:<br />
“Ey İmâm, düşmanlarımızla çarpıştığımızda Hak bizim tarafımızda mıdır, yoksa onların tarafında mı?”<br />
Hz.İmâm:<br />
“Kulların dönüp mânevi huzûruna varacağı Allah’a andolsun” buyurdu; “Hak bizdedir, biz Hak ile beraberiz” dedi.<br />
Ali Ekber:<br />
“Babacığım” dedi; “Hak bizde olduktan sonra ölümden ne pervâmız olabilir. Her ne cefa düşünülmüş olsa da gam değil!”</p>
<p>Hz.İmâm bu sözler üzerine oğluna hayır duâda bulundu. Hz.İmâm buradan da yola devam ederek “Katkatane” denilen bir yere indiler. Hz.İmâm burada bütün askerlerini topladı. Onlara Müslim Akiyl’in şehit olduğunu ve Kûfelilerin ihânet ettiklerini açıkladıktan sonra şöyle buyurdu:</p>
<p>“Ey kavmim! Kûfelilerin ahidlerini bozarak Müslim Akiyl’i şehit ettikleri kesin suretle anlaşıldı. Yezîd’in askeri vuruşmak ve öldürmek için etrafımızı çepeçevre sarmıştır. Biliyorum ki, şehit olmak gerçeği bana zafer ve nusret vermez, şecâat gayreti de geri dönmeyi câiz görmez. Herhâlde bu belâ denizine dalmak lâzım geliyor. Sizin hepinize ruhsat ve izin veriyorum. Kurtuluş kapıları kapanmadan kendinizi selâmete doğru çekip bu tefrikadan emin olunuz.”</p>
<p>Rivâyet olunur ki; Hz.İmâm Hüseyin’in bu sözlerinden sonra o topluluktan o vakte kadar hatırlarında henüz dünyadan faydalanmak şüphesi kalanlar, Hz.İmâm’la alâkayı kestiler. Sevgi davasında sabit kalanlar ise Allah’ın yazdığı kazâ ve kadere râzı olup şöyle figân ettiler:</p>
<p>“Ey doğru yolu gösteren! Ey sırât-ı müstakimin yol göstericisi! Biz senin yanında hidâyet yolunun yolcusu iken, bize imtihanla tasalanma çölünün yolunu gösterme.” Gerçekten de bu zamanda saâdetle şakavet birbirinden ayrıldı. Saîd ile şakî imtihanla belli oldu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin yola devam ederken sahrada, Riyâhi oğlu Hur’un askerleri ile karşı karşıya geldi. Hz.İmâm bunların hallerini tahkik etmek için o askerlerin başbuğlarının çağrılmasını buyurdu. Riyâhi oğlu Hur, hiç çekinmeden Hz.İmâm’ın karşına geldi.</p>
<p>Hz.İmâm onun ismini, hûviyyetini sordu ve;<br />
“Ey Hur, bizim lehimiz için mi, aleyhimiz için mi geldin? Yâni bana yardıma mı, yoksa benimle cenge mi geldin?”</p>
<p>Hur cevap verdi:<br />
“Yâ İmâm! Ubeydullah İbn-i Ziyad tarafından senin yanında bulunmaya ve senin Kûfe’den başka bir yere gitmene müsâade etmemeğe memurum!”</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“<span style="text-decoration: underline;">Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur</span>)” dedi ve ilâve etti; “Ey Hur. Şimdi namaz kılalım, sonra nereye gideceksek oraya gidelim!”</p>
<p>Hur cevap verdi:<br />
“Ey Resûl’ün oğlu! Sen zamanın imâmısın, imâmlık et sana uyalım.”</p>
<p>Hz.İmâm, Hur’a:<br />
“Allah sana iyilik versin!” dedi.</p>
<p>Hep beraber namaz kılındıktan sonra Hz.İmâm Hüseyin Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’üne salât-ü selâmdan sonra beliğ bir hutbe beyân buyurdu ve Kûfe ahalisini kendisine muhatap tutarak vaazını şöyle sürdürdü:</p>
<p>“Ey Muhammed ümmeti! Benim, Yezîd’in boyunduruğu altına girmem münasip görülmeyip, onun makbûl sayılmayan itâatinin altına geçmediğim apâşikâr anlaşılmıştı. Mekke’de karar kılıp oturuyordum. Siz ey Kûfeliler, bana tevâtürlü mektuplar gönderdiniz. Sevgi ve saygı arzettiniz. «İmâmımız, uyacak kimsemiz yok!» diyerek benim buraya gelmeme lüzûm gösterdiniz. Eğer hâlâ o kararda iseniz ben bana lâzım olanı yaptım. Siz de kendinize düşeni yapınız. Eğer saâdet mülküne gitmekte dünya sevgisi çölünün dikeni eteğinize yapışmış ise ve yaptığınız işe pişman iseniz yolumun dikeni olmayın! Geldiğim gibi dönüp gideyim. Çünkü ben bu diyâra gelmeyi savaşmak ve öldürmek için kendi re’yimle, arzumla istemiş değilim. Kan dökülmesine de râzı değilim.”</p>
<p>Hur:<br />
“Ey Ali oğlu Hüseyin, benim bu mektuplardan haberim yoktur” dedi.</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“Senin haberin yoksa askerinin arasında haberleri olanlar çoktur” dedi. Sonra o mektupları orada hazır bulunanlara gösterdi, onları utandırdı.</p>
<p>Bu sırada Kûfe tarafından altı kişi acele ile gelerek, Ubeydullah İbn-i Ziyad’dan Hur’a bir mektup getirdiler. Gelen mektupta; “Hz.İmâm Hüseyin’in hemen hücum edilip yakalanarak Kûfe’ye getirilmesi” isteniyordu. Hur o mektubu okuduktan sonra mektubu Hz.İmâm Hüseyin’e göstererek dedi ki;</p>
<p>“Ey Haşîmi Peygamberinin kıymetlisi! Ubeydullah İbn-i Ziyad senin hususunda ne kadar ihtimâm ediyor. Ben senin hakkında ne tedbir alayım diye hayretteyim ve eğer seni affedip bıraksam Ubeydullah İbn-i Ziyad’dan korkarım. Eğer sana kıyarsam Allah’ımdan korkarım. Ama Allah korkusu, Ubeydullah İbn-i Ziyad korkusuna galiptir. Fakat vuruşma ve öldürüşmenin anlaşmaya, arkadaşlığa döneceğini ve Hak’kın bana size tâbi olmanın devleti içinde saâdeti müyesser edeceğini umarım. En iyisi şudur ki, gece karanlığı bastığı zaman göçüp ne tarafa murad ederseniz gidersiniz.”</p>
<div class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Hüseyin, Hur’un teklifini uygun gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzüldü. Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta durdular. Daha ileri gidemediler. Hz.İmâm Hüseyin bindiği atı kamçıladı ve atı hareket ettirmek istedi ise de at hareket etmedi.</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“Ey bu menzilleri ve konakları bilenler, bu menzil neresidir, biliyor musunuz?” diye sordu.<br />
Onlar:<br />
“Burası Mariye menzilidir!” dediler.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Belki başka bir adı da olacak!” dedi.<br />
Onlar:<br />
“Bir adı da KERBELÂ’dır” dediler.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Allahuekber!” dedi. “Burası Kerb ve Belâ (Hüzün ve Belâ) yeridir!” dedi.</p>
<p>Bu adı duyunca Hz.İmâm Hüseyin’in gözleri yaşardı;“Allah’ım” buyurdu;“Kerbden, belâdan sana sığınırım; burası ineceğimiz yer; kanımızın döküleceği yer; kabirlerimizin bulanacağı yer. Bunu bana ceddim Resûlullah haber vermişti” ve “Allah’ın adıyla, Allah’la, budur; Allah yolunda öldürülen, şehit olup can veren” buyurup, Zül-Cenah adlı atından yere indiler. Hz.İmâm ayaklarını yere basınca o mübârek topraktan bir toz kalkıp mübârek yüzlerine kondu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Kerbelâ’ya Hicret’in 61.yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular. Sonra yanındakileri topladılar; yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten sonra “Allah’ım” dediler; “Biz senin Peygamberinin yakınlarıyız; diyârımızdan sürdüler, çıkardılar bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsâade etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize; sen onlardan hakkımızı al bizim, sen zâlim kavme karşı yardım et bize.”</p>
<p>Hz.İmâm sonra buyurdular ki:<br />
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar dinden, ama bir belâya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe uyan işe koyulan yok; fakat bâtıla koşan çok. İnanan, bunları görünce Allah’a kavuşmak ister; ben, ölümü bir kutluluk görmedeyim; zâlimlerle yaşamayı ise bir zillet saymadayım.”</p>
<p>Söz buraya gelince Züheyr kalkıp:<br />
“Ey Resûlullah’ın oğlu” dedi; “Sözlerini duyduk; dünya ebedî olsa, biz de ölümsüz olsak, yine de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan üstün biliriz.”</p>
<p>Sonra Büreyr söze başlayıp;<br />
“Ey Allah’ın Resûlu’nun oğlu” dedi; “Allah lütfetti de senin gözlerinin önünde savaşmayı, kolumuzun kanadımızın kesilmesini nasîb etti bize; sonra da kıyâmet günü ceddin şefâatçi olacak bize.”</p>
<p>Böylece, Hz.İmâm Hüseyin o kan içici çölde, o elemli sahrada Kerbelâ’da konaklayıp oturdu. Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz.İmâm şöyle diyordu:</p>
<p>“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren ve iştiyâklarını bildirenler! Ey candan ve yürekten kulluk mektupları yollayan mücâhidler. Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları irâdemizi çekti, bu yönlere yol aldık. Şimdi Kerbelâ çölündeki belâ yerinde ve Arap Irak’ında çadırlarımızı kurduk. Hicâz’ın ikbâl yıldızı bu kazâya saâdet ışığı saldı. Şimdi içtiğiniz yemine vefâ göstermeniz ve mübarek ayak basışımızın saâdetini gânimet bilerek bize uyup can akçesini saçmağa koşmanız gerektir. İkbâl kıblesi ve ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Âhiret saâdetinin dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidâyet yolunun hediyesidir. Bunu bir yardım dilemek sanmayın. Çünkü dünya saltanatı gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle bırakıp gitmeğe değmez!”</p>
<p>Hz.İmâm’ın mektubunu, Kûfe şehrinde Süleyman Huzaî’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla Kays yola çıktı. Fakat Kûfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın huzûruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk işi mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırtmak oldu.</p>
<p>Ubeydullah, Kays’a sordu;<br />
“Mektubu neden yırttın?” dedi.<br />
Kays:<br />
“Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye cevap verdi.<br />
Ubeydullah:<br />
“Ey Kays” dedi; “Eğer benim seni öldürmemden kurtulmak dilersen iki işten birisini seç; Ya mektuptaki isimleri bana bildir. Ya da minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv- say, beni ve Yezîd’i öv!” dedi.<br />
Kays:<br />
“Ey Ziyad’ın oğlu! Mektubu açığa vurmak mümkün değildir benim için. Ama minbere çıkmak işi elimden gelir. Emredin halk toplansın!” dedi.</p>
<p>Halk toplanınca Kays minbere çıktı. Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü ile soyuna salât-ü selâmdan sonra topluluğa hitab ederek; “Ey Kûfe halkı! Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun burasını şereflendirmeğe geldiğini size bildirmeğe geldim!” dedi. Ve mektubun içinde yazılanları başından sonuna kadar bildirdi. Yezîd ile İbn-i Ziyad’a lânetler ve nefretler savurdu. Hz.İmâm Hüseyin ile ona uyanları övdü. Bu sözlerden sonra Ubeydullah kızdı ve henüz minberde iken o mazlûmu şehit ettirdi.</p>
<p>Ubeydullah, Hz.İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı. Mektup şöyleydi;<br />
“Ey Hüseyin! Bana Yezîd mektuplar yazarak şunları bildirdi: «Ali oğlu Hüseyin o taraflara geldiğinde, bana bey’at edeceğine dair kendisinden söz almadıkça hakkında bir karar verme, eğer teklifini kabul etmezse onu hiç düşünmeden derhal öldür!» Şimdi sana nasîhat ediyorum. Kendine acı! Yezîd’e bey’at etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaş vasıtalarını hazırla!”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin o mektubun içindekileri öğrenince buyurdular ki;<br />
“Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını kazanmayı, Halik’in -Yaratan Allah’ın- gazâbına üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamberin evlâdını helâk ederek, Yezîd’in hoşuna gitmek isterler!”</p>
<p>Ubeydullah’ın mektubunu getiren adam sordu;<br />
“Yâ Hüseyin, bu mektuba cevabın nedir?”<br />
Hz.İmâm;<br />
“Benim ona verecek cevabım yoktur. O muhakkak azâbı hak etti” diyerek mektubu yere atmıştı.</p>
<p>Mektubu getiren adam, Ubeydullah’ın yanına dönünce Hz.İmâm Hüseyin’in sözlerini, kendisine aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad orada bulunan meclis ehline döndü ve “Ey Şam ve Kûfe’nin ileri gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile harp ederse kendisine koca bir Vilâyeti vereceğim” dedi.</p>
<p>Bu teklife hiç kimse sesini çıkartmadı. Sorusunu birkaç defa tekrarladı, yine kimseden cevap alamayınca, en sonunda; kendisinden çoktandır Rey Vâliliğini isteyen Sa’d İbn-i Vakkas’ın oğlu Ömer’i, Hz.İmâm Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin etti ve Ömer’e dedi ki;</p>
<p>“Emrine vereceğim kuvvet ile Kerbelâ’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e, Yezîd’e bey’at etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tâbi olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu bulacaksın.”</p>
<p>Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı;<br />
“Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir. Düşünmek için zamana ihtiyaç vardır. İzin verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla müşâvere edeyim, ondan sonra cevap veririm.”</p>
<p>Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti. Ömer evine gelince oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu şu cevabı verdi:</p>
<p>“Ey baba, bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir. Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fâtıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebâli yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Resûlullah ve onun yakınları uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resûlullah’ın evlâdı üzerine gidiyorsun ve Resûlullah’ın göz bebeği ile harbetmek istiyorsun. Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için böyle bir zâtın üzerine gidiyorsun. Ve âdetâ Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Dünya nimetlerini sevmenin bütün hata ve kötülüklerin başı olduğunu bile bile, bu işi yüklenmek istiyorsun. Ey baba! Böyle bir şey yapacak olursan bunun lâneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde kalacaktır.”</p>
<p>Ömer büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, kızdı. Harîs bir genç olan küçük oğluna döndü. Küçük oğlu dedi ki;</p>
<p>“Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaibte olacak işlerdir. Hâlbuki Ubeydullah’ın ihsânı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet elbette meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti tepmez.”</p>
<p>Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmediş hırsı, gözünü bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi.</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d’ın, teklifi kabul etmesinden sonra Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun emrine beşbin kişilik bir kuvvet verdi ve onu Kerbelâ’ya , Hz.İmâm Hüseyin ile savaşmaya gönderdi.</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d’ın Kerbelâ’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Hur bin Riyâhi de ordusu ile Ömer İbn-i Sa’d’ın ordusuna katıldı. Ömer İbn-i Sa’d, Kerbelâ’ya gelince ilk iş olarak Hz.İmam Hüseyin’e bir elçi gönderip neden geldiğini sordu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi;<br />
“Benim buralara gelmemin sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalâlet yolundan kurtarıp hidâyet yoluna sokmak, size insanlığı öğretmek, sizi ıslâh ederek size dîni öğretmek için geldik. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde artık hidâyet yoluna girmek cevherini görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum. Eğer buna engel olursanız «Ehl-i Beyt»im ve bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah, Sa’d oğlu Ömer’e gönderdiği cevapta;<br />
“Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun kesilmesini ve Yezîd’in bey’atını kabul etmezse savaşmasını” emrediyordu.</p>
<p>Hz.İmam Cafer’üs Sâdık şöyle rivâyet eder:<br />
“İmâm Hüseyin, kardeşi İmâm Hasan’ın zehirlendiği gün ağlıyordu. İmâm Hasan; «Yâ Hüseyin» buyurmuştu; «Ne ağlıyorsun? Beni zehirlediler; fakat Yâ Hüseyin, senin gününe benzer gün yoktur. Ceddimiz Muhammed’in ümmeti olduklarını iddia edenlerden, İslâm olduklarını sananlardan otuz bin kişi, senin kanını dökmek, evlâdını öldürmek, ayâlini esir etmek, malını yağmalamak için toplanırlar; bu yüzden de Ümeyye oğulları lânete lâyık olurlar. Gökten kül ve kan yağar; herşey, hatta çöldeki vahşi hayvanlarla, denizlerdeki balıklar bile sana ağlarlar.»”</p>
<p>Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer İbn-i Sa’d’ın askerleri Fırat suyunu, Hz.İmâm’ın, ehlinden-ayâlinden ve ona uyanlardan kestiler. Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu. Hemen o gün Hz.İmâm’ın askerinde susuzluk başladı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar. Geceleyin Hz.İmâm Hüseyin’in kardeşi Ali oğlu Abbas, yanına yirmi er alarak Fırat nehrine vardı. Muhafızları püskürttü ve yeteri kadar su getirerek ordugâha yetiştirdi.</p>
<p>Bu arada Hz.İmâm Hüseyin, Sa’d oğlu Ömer’e haber göndererek ona son defa nasîhatlar etti, fakat o zâlime bu nasîhatlar bir fayda etmiyordu.</p>
<p>Muharrem ayının 8. günü idi. Hz.İmâm’ın askerlerinde, çocuklarında tekrar susuzluk baş gösterdi. Hz.İmâm’a başvurdular. Hz.İmâm bir yer işaret etti; “Burayı kazın” buyurdular. Orayı kazdılar; bir kaynak fışkırdı; “İçin” buyurdu; “Hayvanlarınıza da içirin; bu dünyadan son içeceğiniz su” dediler. Sonra o kaynak su yok oldu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Bu gece son gecemiz ve Cuma gecesidir. Ömrümüzün son günleridir. İbâdetle, tâatle, Kur’ân okumakla, bağışlanma dilemekle geçirelim bu gecemizi. Sabah olunca her ne yapmak lâzım gelirse yaparız” dedi.</p>
<p>Bu sırada düşman askerlerinden Hz.İmâm Hüseyin’e, yakışıksız söz ve hakaretlerde bulunanlar oluyordu.<br />
Hz.İmâm Hüseyin, bu hakaretleri yapanlar için yüzünü gökyüzüne çevirdi;<br />
“Yâ İlâh’i, bu melûnlara hak ettikleri cezaları ver” diye duâda bulundu.<br />
Gerçekten de mazlûmun duâsı kabul edilir hükmü gereğince, Hz.İmâm’a o hareketleri yapanlar, âhiret azâbından evvel bu dünyada hak ettikleri cezalarını hemen buldular ve ebedî cehennemi boyladılar.</p>
<p>Yezîd’in askerleri gözlerinin önünde olan bu kerametleri de görmekteydiler. Ama hiçbir faydası olmuyordu. Gönüllerinin îman aynalarında, bu kerametlerle hiçbir pas silinmiyordu. Öyledir, çünkü zâlimlere hiçbir keramet tesir etmez.</p>
<p>Allah, Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde; zâlimler hakkında şöyle buyurmaktadır:<br />
“(<span style="text-decoration: underline;">86) İnandıktan, Peygamberin gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zâlim ve kâfirleri hidâyete erdirmez. (87) İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır</span>.” (Âli İmrân 86-87. âyetler)</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Bunlar Rab’lerinin huzûruna getirilirler, şahitler; «Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler, haberiniz olsun ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerindedir.</span>»”(Hud 18. âyet)</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez.</span>” (Yusuf 87. âyet)</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">Sakın sen Allah’ı zâlim olan müşriklerin yaptıkları şeylerden gafil sanma, Allah onları yalnız seğirderek (seslerini keserek) başlarını yukarı kaldırarak gözleri kırpmayacak bir halde gözlerinin durduğu güne tehir eder. Onların kalpleri boştur.</span>” (İbrahim 42. âyet)</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat onlara azâb etmeyi mukadder bir zamâna tehir etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelip-çatar o mukadderat vakit.</span>” (Nahl 61. âyet)</p>
<p>“<span style="text-decoration: underline;">(6) Şurası muhakkak ki; kâfir olanları, Tanrı azâbıyla korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar. (7) Allah onların kalplerini, kulaklarını mühürlemiş, gözlerinin üstüne bir de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azâb vardır</span>.” (Bakara 6-7. âyetler)</p>
<p>Bu olaylardan sonra, Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk çocuğunu bir araya topladı; Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü ile ve soyuna salat-ü selâmdan sonra onlara buyurdu ki;<br />
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar, sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum; Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbelâ’da şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum, hakkımı helâl ettim size. Gece gelip çatınca karanlığı fırsat bilin; herkes «Ehl-i Beyt’im» den birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister; beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar artık.”</p>
<p>Hz.İmâm’ın bu sözleri üzerine, ona tâbi olanlar hep birlikte;<br />
“Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler; “Allah o günü göstermesin bize.”<br />
Hz.İmâm Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer sözler söylediler. Hz.İmâm’da onlara hayır duâda bulundu ve o geceyi ibâdetle geçirmelerini buyurdu.</p>
<p>Kerbelâ’da Muharrem ayının 10. gecesiydi. Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olanların çoğu o gece çadırlarında, kimi Kur’ân okuyordu; kimi namaz kılıyordu, duâ ediyordu; kimi kılıcını bilemedeydi, kimi yayını denemedeydi.</p>
<p>Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar feryâd edip ağlamaya başladıklarında Hz.İmâm onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e;</p>
<p>“Sen” dedi; “Kadınların ulususun üzerinde olan hakkım için beni kana bulanmış; şehit olmuş görünce başını açma; yüzünü yırtma; elbiseni parçalama; sesini yükseltme; feryâdınla düşmanları sevindirme” buyurmuştur.</p>
<p>Söylenmiştir ki; her iki taraftan da cenk safları sıralanınca, Hak ile bâtıl ve küfür ile îman yerli yerini bulunca Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin düşman askerinin karşısına çıkıp onlara dedi ki;</p>
<p>“Ey merhametsiz kavm! Başımdaki sarık ve belimdeki kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz.Resûlullah’ındır. Ben Resûl sancağının vârisiyim. Zehra Betül’ün göz nûruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resûl’e aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyâra getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz getirdiniz. Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin yapısı sağlam değildir. Hilenin eseri yaşamaz.”</p>
<p>En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm’ın karşısına gelip;<br />
“Ey Hüseyin” dedi; “Yezîd’e bey’at etmedikçe, bu sözlerin bir faydası yok.” Sa’d oğlu bu sözleri söyledikten sonra, yayını gerip bir ok attı ve “Ey Kûfe halkı! Bilin ve şahit olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan ben oldum” dedi.<br />
Daha sonra Hz.İmâm Hüseyin, çadırlara döndü ve “Ey vefâlı dostlar!” dedi; “Ey canlarını fedâ edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir.”</p>
<p>Bu olay Hicret’in 61.yılında, Muharrem ayının 10. Cuma günü sabahında geçiyordu. Düşman askeri, doğru bir rivâyete göre yirmi iki bin kişiydi. Hz.İmâm Hüseyin’in askeri ise yetmiş neferdi. Otuz kişi atlı, kalanı yaya idi.</p>
<p>Savaş başlamıştı artık. Askerlerin safları düzenlenince Riyahi oğlu Hur, Sa’d oğlu Ömer’in huzuruna geldi;<br />
“Ey Sa’d oğlu!” dedi; “Gerçekten Hüseyin ile savaşın mutlaka yapılacağına karar verilmiş midir?”<br />
Sa’d oğlu;<br />
“Elbette karar verilmiştir” dedi.<br />
Hur:<br />
“Sen Resûlullah’a kıyâmet gününde ne cevap vereceksin?”<br />
Bu söz üzerine Sa’d oğlu Ömer cevap vermedi.</p>
<p>Hur, kendi askerinin arasına döndü heyecandan titriyordu. Sonra kendinde olmadan bir nâra savurdu;<br />
“Allah’a minnetler olsun ki, gayb âleminden hidâyet nûrunun ışığını gördüm. O beni eğri yoldan doğru yola çevirdi!” dedi ve atını mahmuzladı, kendi askeri arasından çıktı. Hz.İmâm Hüseyin’in ordugâhına geldi ve Hz.İmâm’ın huzûruna çıktı;<br />
“Acaba mü’minlerîn emiri özrümü kabul ediyor mu?” diye sordu.</p>
<p>Hz.İmâm şu âyeti okudu;<br />
“Allah kullarının tövbelerini kabul eder.” (Tövbe 104. âyet) diye cevap verdi.<br />
Sonra da;<br />
“Ey Hur” dedi; “Lûtuf ve ihsân dergâhının kapıları özür dileyenlere dâimâ açıktır. Günahını itiraf eden kimse her zaman sevâbı kazanır ve dâimâ beğenilir.”</p>
<p>Hur, Hz.İmâm Hüseyin’den bu sözleri duyduktan sonra izin isteyip savaşa başladı. Yanında kardeşi, oğlu ve kölesi de vardı. Hur, savaşa başladıktan sonra Yezîd ordusundan birçok nâmerdi öldürdü ve sonunda kendisi de yaralandı, yere düştü; “Yetiş yâ İmâm” diye bağırdı.<br />
Hz.İmâm, hemen yetişip Hur’u o zâlimlerin elinden aldı, çadırların yanına getirdi. Hur o anda gözlerini açtı;<br />
“Ey zamanın imâmı! Benden râzı oldun mu?” dedi.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Evet senden râzı oldum, sen annenin sana Hur adını verdiği gibi hürsün” dedi.<br />
Vefâlı Hur bu müjde ile, Hz.İmâm’ın yüzüne baktı ve gülerek Hak’ka canını teslim etti.</p>
<p>Hur’dan sonra kardeşi, oğlu ve kölesi de savaşmak için atılıp Yezîd’in askerleriyle savaştılar ve sonunda üçü de şehit oldular.</p>
<p>Savaş olanca şiddetiyle başlamıştı artık. Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olan Hüseyniler; şehâdet aşkıyla; îman aşkıyla, İslâmiyet ve din için savaşıyorlardı.</p>
<p>Karşılarındaki Yezîd ordusu ise; Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek, İslâmiyet’i ve dîni ortadan kaldırmak için savaşıyordu. Bu ordu tam bir zâlimler topluluğu idi.</p>
<p>Hüseyniler’den her biri Yezîdîler’den bir kaçını öldürmeden şehit olmuyordu. Biri şehit olurken, diğerine; “Hüseyin’i bırakmamasını” vasiyyet ediyordu.<br />
Savaş bütün hızıyla sürüyordu. Sıra Hz.İmâm Hasan’ın evlâtlarına gelmişti. Hz.Hasan Mücteba oğlu Abdullah, Hz.İmâm’dan izin alıp meydana atıldı, savaştı; bir çok Yezîd askerini öldürdü ve sonunda o da şehit olup Rab’bine kavuştu.</p>
<p>Abdullah’ın şehâdetinden sonra Hz.Hasan Mücteba oğlu Kasım amcasından izin alıp meydana çıktı. Şehzade Kasım savaşta bir çok Yezîd askerini öldürdü, sonunda yaralandı, yere düştü; “Ey amca, beni bul!” diye haykırdı. Hz.İmâm Hüseyin hemen yetişti, Kasım’ı o zâlimlerin arasından aldı, çadıra getirdi. “Ehl-i Beyt” hatunları başına toplaşıp ağlaştılar. Bu anda Kasım da şehit olup Rab’bine kavuştu.</p>
<p>Ondan sonra savaş meydanına Hz.Ali Murtazâ evlâtları girdiler. Onlar da birer birer savaşıp birçok Yezîd askerini öldürdükten sonra hepsi şehit oldular.</p>
<p>Hz.Ali Murtazâ evlâtlarından sonra şehit olmak sırası Hz.Ali oğlu Abbas’a gelmişti. O, askerin sancaktarı, muzaffer askerin başbuğu idi. Hz.Abbas, ordusunun sancağını toprağa sapladı. Hz.İmâm’dan şu niyâzda bulundu:<br />
“Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Benim de yüce âlemin bayrak yükselteni olmamım vakti yaklaştı. Âhiret âlemine gitmem gerek.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ağlayarak;<br />
“Ey Abbas!” dedi; “Sen İslâm ordusunun sancaktarı idin. Bu anda asker, fânîlik çölünden beka ülkesine göç etti. Sana da o diyâra bayrak çekmek münasip düştü. Ama sana nasîhatım şudur;«Meydana girince bu zâlimlere hücceti yenileme yolunda nasîhat ver»”</p>
<p>Hz.Abbas bu sözleri kabul etti, savaş meydanına yürüdü. Hz.Abbas’ın şehâdetinden sonra, şehitlik sırası Hz.İmâm Hüseyin’e ve evlâtlarına gelmişti. Hz.İmâm’ın oğlu Şehzade Ali Ekber, o zamanlar on sekiz yaşındaydı. Ali Ekber, Resûlullah’a çok benzerdi. “Ehl-i Beyt” Resûlullah’ı görmek istediler mi ona bakarlardı. Hz.İmâm Hüseyin evlâdının şehâdetini görmemek için silahlandı, meydana doğru yürüdü. Oğlu Ali Ekber, o anda Hz.İmâm’a yalvardı, izin istedi. Hz.İmâm, onun ısrarından üzüntü duydu. Kendi mübarek eliyle savaş aletleri hazırladı ve oğlunu meydana saldı.</p>
<p>Şehzade Ali Ekber, bir nâra savurarak;<br />
“Allah’a ibâdet fidanının çiçeği benim, Ali Murtazâ oğlu Hüseyin’in ciğer köşesi benim işte” dedi ve kendisini düşman askerinin ortasına atıp, savaşa başladı. Yezîd ordusundan birçok zâlimi öldürdü. Sonunda; “Ey baba, susadım, susadım” dedi.</p>
<p>Hz.İmâm nemli gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak; “Ey ciğer köşem!” dedi; “Sabret! Senin için Kevser şarabı hazırlanmaktadır.”<br />
Şehzade Ali Ekber bu müjde ile yine meydana döndü. Düşman askeri ona hücum ettiler ve vücudunda çok yaralar açtılar. Şehzade en sonunda atından düştü; “Babacığım, beni bul” diye bir nâra savurdu. Hz.İmâm, o nârayı işitince, meydana atılıp, şehzade Ali Ekber’i çadıra getirdiler. Şehzade bu anda ruhunu Hak’ka teslim etti.</p>
<p>Şehzade Ali Ekber’in şehit olmasından sonra “Ehl-i Beyt” hatunları ağlaştılar, matemlerini yenilediler. Hz.İmâm Hüseyin onlara teselli verdi, dedi ki;<br />
“Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Ey İmâmet güllüğünün rüzgarları! Gökyüzünün belâsı inince, eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların hepsi bu mihnetin içine girerler. Ama mü’minin kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur ki; mü’min belâya sabreder, kâfirse ondan feryâd ve şikâyet eder. Nitekim; nimette de kâfir günah işler, mü’minse verâ sahibi olur. Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır ve şükür gösterir. Bu suretle de mertebesi yücelir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle kahra uğrar ve kınanmış olur. Bu mânaya en gerçek delil ise; «Ancak Allah yolunda sabır gösterenlere hesapsız mükâfatlar vardır» (Zümer 10.âyet) âyet-i kerîmesidir.</p></div>
<div class="anatabloYaziGrup">
<p>Ey iffet perdesi ile örtülü kadınlar! Sabredin, tahammül gösterin. Sabır ve tahammülün sonu âhirette cennet bahçeleri, dünyada kıyâmete kadar izzet ve tâzimdir. Sakın benden sonra yakalarınızı yırtıp saçlarınızı yolmayınız. Bu, düşmanların sevincini artırır. Fakat gözyaşı dökmekten sizi alıkoyamam. Çünkü mazlûmun gözünden akan su, rahmet bahçesini sular. Dertli garibin gözyaşı, amel tozlarını giderir.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin bunları söyledikten sonra, evlâtlarını büyüklere emanet yolu ile teslim etti. Hepsini de ulu Allah’a ısmarladı. Sonra onlara vedâ edip, gazâ meydanına yürüdü. Hz.İmâm gazâ meydanına yürüdüğü anda, süt emer bir yaşta olan çocuğu Ali Asgar’ın, susuzluk acısı ile neredeyse ölüm derecesine geldiğini kendisine bildirdiler.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’e bu hali bildirdikleri zaman, Hz. İmâm o masum 1,5 yaşındaki çocuğu eline almış, düşman askerine karşı tutmuş; Yezîd ordusuna karşı;</p>
<p>“Ey zâlimler!” dedi; “Diyelim ki, ben günahkârım. Fakat şu günahsız çocuğa niçin bir damla su vermezsiniz?”<br />
Bu sözlere rağmen o taş yüreklilerden bir akar suyun çıkmasının yolu yoktu. Hz.İmâm’a şu cevabı verdiler;<br />
“Ey Hüseyin! Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın kesin buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır. Bu değişmez. Ve bey’at etmeyince, ne sana, ne evlâdına su içmek nasîb olmayacaktır.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ümitsizlendi, geri dönmek üzere iken Yezîd ordusundan bir zâlim yayını kurup bir ok attı. Atılan ok Hz.İmâm’ın kucağındaki Ali Asgar’a rastladı. Ok masum çocuğun o mübarek boğazından geçti, Hz.İmâm’ın mübarek koluna saplandı. Hz.İmâm o masumun boğazından oku çekip çıkardı ve sonra o yavruyu annesine götürüp; “Ey biçâre!” dedi; “Oğlun şehâdet şerbetini içti.”</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-huseyin-ve-kerbela.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Zeynel Abidin</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-zeynel-abidin.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-zeynel-abidin.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:05:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[ehl-i beyt]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[hz.Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynel Abidin]]></category>
		<category><![CDATA[zülfikar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=57</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Zeynel Âbidin, Hicret’in 38. yılında Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Künyeleri “Ebû Muhammed”, lâkapları “Zeynel Âbidin (İbâdet edenlerin bezentisi), Seyyid’üs Sâcidin (Secde edenlerin ulusu)” ve “Zü’s-Sefenât”tır. Fazla secde etmeleri dolayısıyla mübarek alınlarında, dizlerinde meydana gelen sertlik yüzünden bu lâkapla anılmışlardır. “Seccâd” yani çok secde eden sözü de lâkaplarındandır. Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in 11 erkek, 4 kız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Zeynel Âbidin, Hicret’in 38. yılında Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Künyeleri “Ebû Muhammed”, lâkapları “Zeynel Âbidin (İbâdet edenlerin bezentisi), Seyyid’üs Sâcidin (Secde edenlerin ulusu)” ve “Zü’s-Sefenât”tır. Fazla secde etmeleri dolayısıyla mübarek alınlarında, dizlerinde meydana gelen sertlik yüzünden bu lâkapla anılmışlardır. “Seccâd” yani çok secde eden sözü de lâkaplarındandır. Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in 11 erkek, 4 kız olmak üzere, 15 evlâtları olduğu rivâyet edilmiştir. Soyları oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’dan yürümüştür.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in oğlu Hz.İmâm Muhammed Bâkır, babası hakkında naklettiği bir rivâyette söyle buyurmuştur:<br />
“Babam İmâm Zeynel Âbidin hep iyilik yapmaktan zevk alırdı. Allah’a karşı şükranını ifade etmek için; bir iyilik gördüğü zaman, Kur’ân-ı Kerîm okurken «Secde» âyeti gelince, bir kötülükten kurtulunca, iki kişinin arasını bulunca, bir zorluğu atlatınca, mutlaka şükran secdesine kapanırdı. Bunun için kendisine «Seccad» adı verilmiştir.”</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin, babası Hz.İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’da şehâdetlerinde çocuk yaşta ve hasta olduklarından dolayı, Hz.İmâm Hüseyin onun savaşa girmelerine müsâade buyurmamışlardı, çünkü nesilleri oradan devam edecekti.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin son derece iyi yürekli, sakin yaratılışlı idi. İlim sahasında ise, erişilmez bir derecesi vardı. Hayatını iyilikler yapmak, okumak ve ibâdetle geçirmiştir. <span id="more-57"></span></p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin, sık sık Kerbelâ hadisesini hatırlar ve kendini tutamaz uzun uzun ağlardı. Böyle kendisini harap edercesine ağlamamasını söyleyenlere şu cevâbı verirdi:<br />
“Hz.Yakup, oniki oğlundan birini kaybedince ağlamaktan gözlerine ak düştü. Görmez oldu. Halbuki kaybolan oğlu Yusuf sağ idi. Ben ise «Ehl-i Beyt»ten bütün yakınlarımın şehit düştüklerini gördüm. Bunların acısını yüreğimden nasıl çıkarabilirim?”</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin de, ataları Emîr’ül-mü’minîn gibi, geceleri taşıyabildikleri kadar yiyecek, odun v.s. yüklenirler, kapı kapı dolaşıp yoksulların evlerine giderler, onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlardı. Bu arada yüzlerine nikab vurunurlar, kendilerini tanıtmazlardı. Yoksullar kendilerine yardım edenin Hz.İmâm Zeynel Âbidin olduğunu, ancak onun Hak’ka yürümesinden sonra anlamışlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin ailesine; “Kendilerine başvuran herkese mutlak suretle yardım etmelerini” emretmişti. Halbuki kapıya gelerek sadaka isteyenler arasında, böyle bir yardıma hakikaten müstehak olanlar olduğu gibi, pek tabii olarak müstehak olmayanlar da vardı. Fakat Hz.İmâm böyle bir ayırım yapılmasına râzı olmuyordu; “Kapıya gelerek el açan herkese mutlak suretle yardım yapılmasını” istiyordu.</p>
<p>Birgün ailesinden biri; Hz.İmâm Zeynel Âbidin’e;<br />
“Belki de bu gelenler arasında yardım görmeğe hiçbir şekilde hak kazanmamış kimseler de vardır. Bunlara yardım etmekle, asıl yardıma muhtaç kimselere yardım yapmamak veya daha az yardım yapabilmek zorunda kalıyoruz. Acaba her başvurana mutlaka yardım etmemiz yolundaki emrinizi geri alamaz mısınız?” dediler.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin şu cevâbı verdi:<br />
“Kapımıza gelerek el açan herkese mutlaka elimizde olanı vermeliyiz. Müstehak olmadığını sandığımız kişilere de bir şeyler vermek lâzım gelir. Onun sadakaya muhtaç olup olmadığını siz nereden bileceksiniz? Olabilir ki; boş çevireceğiniz bir kimse, hakikaten sadakaya muhtaçtır.”</p>
<p>Bir çok kimseler halledemedikleri meseleleri halledebilmek için Hz.İmâm’a gelirler, çeşitli sorular sorarlardı. Hz.İmâm Zeynel Âbidin, bunların hiçbirini tatmin olmamış bir halde geri göndermezdi. Sorularına mutlaka tatmin edici cevaplar verir, onları aydınlatırdı.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin “Edeb”e fevkalâde riâyet ederlerdi; yemeklerini yetimlerle yoksullarla yerler, çocuklara kendi elleriyle lokma sunarlar, yoksullara bir şey vermeden, onları doyurmadan yemek yemezlerdi. Halk, kendilerine büyük bir saygı gösterirdi; düşmanları, “Ehl-i Beyt’e” muhalif olanlar bile, karşılarında saygı göstermek zorunda kalırlardı.</p>
<p>Kerbelâ faciasından sonra “Ehl-i Beyt” ile Şam’a götürülen Hz.İmâm Zeynel Âbidin; mescidde, hatibin Ebû Sufyan soyunu övüp Hz.Ali ve Hz.İmâm Hüseyin hakkında kötü sözler söylemesi üzerine Yezîd’e; “Benim de minberde Allah’ın rızâsını elde edecek, meclis ehline ecir vermesine sebep olacak, birkaç söz söylememe müsâade eder misin?” buyurmuşlardı.</p>
<p>Yezîd, müsâade etmek istememiş, fakat meclistekiler Hicaz ehlinin fesâhatini duymak istediklerini söyleyip ısrar edince, müsâade etmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine Hz.İmâm Zeynel Âbidin, minberi teşrif buyurup Allah’a hamd-ü senâdan, Hz.Resûlullah’a ve “Ehl-i Beyt’i”ne salat-ü selâmdan sonra şu hutbeyi beyân buyurmuşlardır:</p>
<p>“Ey insanlar, bize altı şey verildi ve yedi şeyle üstün edildik: İlim, hilim, cömertlik, fesâhat, yiğitlik verildi ve mü’minlerin gönüllerine sevgimiz ihsân edildi. Seçilmiş Peygamber Muhammed bizdendir; onu ilk gerçekleyen, îmanını ilk izhâr eden Ali, Cafer Tayyâr, Allah’ın ve Resûl’ünün Arslanı Hamza ve bu ümmetin, iki torunu (Resûlullah’ın iki torunu soyunu sürdüren iki hayırlı ümmet mesâbesinde olan oğulları) ve Deccal’ı öldürecek Mehdî bizdendir; bunlarla da herkesten üstün bir makam ihsân edildi bize.</p>
<p>Beni tanıyan tanır; tanımayana da soyumu-sopumu haber vereyim:<br />
Ey insanlar! Benim, Mekke’yle Medine’nin oğlu. Benim, Zemzem’le Safâ’nın oğlu. Benim, abâsının eteğinde Hacer’ül-Esved’i taşıyanın oğlu. Benim, herkesten daha iyi, daha güzel bir tarzda Hac törenini edâ edenin oğlu. Benim, en hayırlı ve gerçek tavâf edip sa’yi îfâ edenin oğlu. Benim, en hayırlı ve gerçek Haccedip «Lebbeyk» diyenin oğlu. Benim, burâka binip göğe ağanın oğlu. Benim, geceleyin Mescid’ül-Harâm’dan Mescid’ül-Aksa’ya varanın oğlu. Benim, Cebrâil’le Sidret’ül-Müntehâ’ya varan zâtın oğlu. Benim, hakkında, «Yaklaştı, yakınlaştı; iki yay kadar kaldı, yâhut daha da yakın» denen zâtın oğlu. Benim, gökte meleklerle namaz kılanın oğlu. Benim, Allah’ın dilediği, kendisine vahyedilenin oğlu. Benim, Muhammed Mustafa’nın oğlu. Benim, Aliyy’ül Mürteza’nın oğlu. Benim, Allah’tan başka yoktur tapacak deyinceye kadar halkla savaşanın oğlu. Benim, Resûlullah’ın huzûrunda iki kılıçla savaşanın, düşmana iki mızrakla vuranın, iki kere göçenin, iki bey’atte de bey’at edenin, Bedir’de, Huneyn’de dövüşenin, göz ucuyla bakıncaya kadar bile Allah’a şirk koşmayanın, Mü’minlerin Sâlihi, Peygamberlerin vârisi olanın, dîne bid’at katanların köklerini kazıyanın, Müslümanların sevgilisi kesilenin, savaşların nûrunun, ibâdet edenlerin zînetinin, ağlayanlara baştacı olanın sabırlıların en sabırlısının, Âlemler Rabbinin Resûlü Yâsîn’in (Muhammed’in) soyundan olan, gecelerini ibâdetle geçirenlerin en üstünü bulunanın, Cebrâil’le güçlendirilen, Mikâil’le yardım görenin oğluyum. Müslümanların haremini koruyanların oğluyum; dinden çıkanları gerçekten sapıp zulmedenleri, bey’atten dönüp ahdını bozanları öldürenin oğlu. Benim, Fatımâ’tüz Zehrâ’nın oğlu; Benim, kadınların ulusunun oğlu….”</p>
<p>Bu hutbe; hem Yezîd’in yaptığını, hem Hz.Hüseyin’in kıyâmını, hem dînin esasını, hem de îmanın kudretini gerçeğin azametini göstermiş ve Yezîd’e uyanları hayrete düşürmüş, çoğunu ağlatmış, mescidde bir isyân havası estirmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin yalnız dostlarına değil, düşmanlarına da vakti gelince iyilik yapmaktan çekinmezdi. Emevi hükümdarları ve bunların Vâlileri, kendisine zaman zaman çok kötülükler yapmış oldukları halde, birinden bile şikâyet etmiş değildir.</p>
<p>Medine emiri Hişâm bin İsmail, dâima Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in aleyhinde bulunduğu, rastladıkça sözleriyle Hz.İmâm’ı incittiği hâlde, emirlikten azledilince herkes ona hakaret ederken, Hz.İmâm kendilerine uyanlara; “Ona bir şey söylememelerini, incitmemelerini” emir buyurmuş ve ona rastlayınca da kendisine selâm verip gönlünü almıştı.</p>
<p>Emevi hükümdarları, casusları vasıtasıyla Hz.İmâm Zeynel Âbidin’i adım adım takip ettiriyorlar, yaptığı her şeyi öğreniyorlardı. Bunun sebebi korkuları idi. Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in bir işaret verdiği anda bütün Hicâz ile Irak’ın ayaklanabileceğini biliyorlardı. Halbuki Hz.İmâm, kendisini her çeşit dünya işlerinden çoktan çekmiş bulunuyordu. O kendisini olduğu gibi ilim ve ibâdete vermişti. Yapılan aksi telkin ve teklifleri kabul etmiyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin, kendilerine söven birisine;<br />
“Eğer ben” buyurmuşlardı; “Dediğin gibiysem Allah’ın beni yargılamasını dilerim; ama dediğin gibi değilsem, dilerim Allah seni bağışlasın.”</p>
<p>Hz.İmâm Cafer-i Sâdık zamanında bir gün, Hz.İmâm Zeynel Âbidin’den bahsedildi. O zaman Hz.İmâm Cafer-i Sâdık:<br />
“Yemin ederim ki o, hayatı boyunca aslâ haram bir şey yemiş değildir” dedi; “Ömrü boyunca hak yolunda, hak için çalışıp çabalamıştır. Karşısına çıkan güçlüklerden hiçbiri kendisini yıldırmamıştır.”</p>
<p>Yine tanınmış Arap ülemâsından Tavus Yemâmî şu olayı anlatmıştır:<br />
“Bir yıl hac mevsiminde Mekke’ye gitmiştim. Herkes ibâdetle meşguldü. Baktım Kâbe’nin yanında Hz.İmâm Zeynel Âbidin namaz kılıyor. Hemen ona yaklaştım ve kendisini seyre başladım. Kendisinden tamamiyle geçmiş, bütün varlığını ibâdete vermişti.</p>
<p>Namazdan sonra da niyâza başladı. O zaman ben, Peygamber soyundan gelen bu zatın duâ ve niyâz ederken neler söylediğini merak ederek kendisine iyice yaklaştım. Hz.İmâm’dan kulağıma şu sözler geldi; «Yâ Rabbî! Ufak bir kulun kapına geldi. Bir zavallı kul sana sığındı. Muhtaç bir kulun kapındadır. Senden lûtuf ve inâyet dileniyor.»</p>
<p>Bu sözler bana öylesine dokundu ki; ömrüm boyunca bu sözler, hiçbir vakit hatırımdan çıkmadı. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsam ben de aynen bu şekilde duâ ve niyâza başladım. Ve hemen her seferinde Cenâb-ı Hak’ka, Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in dili ile yaptığım bu duâ, nezdi ilâhi de makbul olmuş ve beni de sıkıntıdan kurtarmıştır.”</p>
<p>Bu sözler de; Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in, ne mertebelere kadar yükselmiş bulunduğunu açıkça gösterir.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin, babaları Hz.İmâm Hüseyin’in şehâdetinin, şehâmetinin bir timsali, lûtuf ve ihsânın bir mümessili olmak, Peygamber-i Ekrem’in bir yadigârı bulunmak ve aynı zamanda bilgide de eşi bulunmamak dolayısıyla herkesin saygısına mazhar olmuşlar, çevrelerini ilim ve edeb âşıklarıyla doldurmuşlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in ibâdette bulundukları Mescid-i Nebî, âdeta bir medrese hâlini almıştı. Hicaz’daki bilginler, kendilerine mürâcaatla bilgilerini ilerletiyorlar, hac mevsimlerinde uzak illerden gelenler de kendilerinden faydalanıyorlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in tedvin edilmiş eserlerinden biri “E’s-Sahifet’ül-Kâmile”dir. “Sahife-i Seccâdiyye” de denilen bu kitapta, ellidört duâ mevcuttur. Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in bir de “Risâlet’ül-Hukuk”u vardır. Bu risâlede; İslâmi hukuk esaslarının insanî vecheleri, bütün incelikleriyle izâh edilmektedir.</p>
<p>Hz.İmâm Zeynel Âbidin, Hicret’in 75. yılı (Milâdi 693) Muharrem ayınının 12. günü Ümeyye oğullarından Abdülmelik oğlu Velid’in saltanatı zamanında, Hişâm bin Abdülmelik’in iğvasıyla zehirletilerek, şehâdet mertebesine ermişlerdir.</p>
<p>Ömürlerinin müddeti, 37 yıldır. Kabri, Medine-i Tayyibe’deki Baki mezarlığında, Hz.İmâm Hasan’ın medfun bulundukları yerdedir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<div class="anatabloYaziGrup">
<li>Hayrın hepsi de, insanın kendisini koruması içindir.</li>
<li>Her isteyene hayırla muamelede ihsânda bulun. O buna lâyıksa yaptığın yerini bulmuştur. Değilse sen bunu yapmağa lâyıksın ya!</li>
<li>Îman sahibinin, îman sahibinin yüzüne sevgi ile bakması ibâdettir.</li>
<li>Ne Kureyş için asâlet, ne Arap için asâlet vardır. Asâlet ancak gönül alçaklığı iledir. Kerem de ancak Allah’tan çekinmekledir.</li>
<li>Sana ilim ve nasîhat vereni sen de yüceltmeli, ağırlamalısın. Sözünü iyi dinlemelisin. Kendisini dinlerken ona doğru dönmeli, aklından başka şeyleri çıkarmalı, bütün anlayışını ona hasretmelisin. Kalbini ona karşı temiz tutmalı, gözünü dört açmalısın. O sana nasıl bilmediğin şeyleri öğretiyorsa, senin de ondan öğrendiklerini bilmeyenlere öğretmen, onun hakkını en iyi şekilde ödemen demektir. Onun yanında, onunla konuşurken sesini yükseltme! Ondan birisi bir şey sordu mu sen cevap vermeğe kalkışma! Mecliste kimse ile konuşma! Kimsenin aleyhinde bulunma ve biri onun aleyhinde bulunacak olursa reddet! Ayıbı varsa ört, iyiliklerini herkese duyur. Düşmanları ile düşüp kalkma, görüşme! Dostlarından biri ile düşman olma! Böyle davranacak olursan, Allah’ın melekleri de, senin ilmi kullar için değil de, Allah için tahsil ettiğine şehâdet ederler.</li>
<li>Şükür de, aczini itiraf da, şükürdür.</li>
<li>Yalandan sakının! Ne olursa olsun, şaka için bile yalan söylemeyin! Az yalan söyleyen cesaretlenir de yalanın çoğunu da söyler.</li>
</div>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Sahife-i Seccadiye’den Bir Duâsı</span><span class="BaslikCizgi"> </span>
</p>
<p class="anatabloYaziGrup">Yâ Rabbî! Muhammed’e ve soyuna rahmet eyle! Îmanımı en yüce îman eyle! Niyetimi, niyetlerin en güzeline ulaştır. Amelimi, amellerin en güzeline vardır. Yâ Rabbî! Lûtfunla niyetimi tam bir hâle ilet! Mertebende olan şeylere karşı îmanımı düzelt! Bende bir kötülük, bir yanlışlık olursa bunu kudretinle ıslâh et!<br />
Yâ Rabbî! Giriştiğim işde de bana yardım et de başarıya ulaşayım. Dileğimi yapmada sen yardım et! Beni niçin yarattınsa o işde kullan! Beni zenginleştir! Rızkımı artır! Sana kulluk ettir! Kulluğumu benlik ile bozma! İnsanlara elimden hayır gelsin, fakat hayrımı hiç etme! Bana iyi hûylar ver; fakat beni öğünmekten koru!<br />
Yâ Rabbî! İçimde bir gönül alçaklığı ver ve sonra insanlar arasında derecemi yükselt!</p>
<p>Yâ Rabbî! Benliğimde bir gönül alçaklığı meydana getir de sonra görünüşte bir üstünlük ver! Hem bu gönül alçaklığım, yüksekliğim, üstünlüğüm kadar olsun!<br />
Yâ Rabbî! Bana asla değiştirmeyeceğim tertemiz bir hidâyet ver! Beni, ayağımın kaymayacağı bir doğru yola götür. Dosdoğru bir niyet ver bana! Ömrümü itâatine sarfet! Eğer ömrüm şeytana oyuncak olacaksa, azâbın gelmeden, gazabın beni bulmadan beni al!<br />
Yâ Rabbî! Bende ayıplanacak hûy bırakma! Varsa ıslâh et! Güzelleştir! Bir iyiliğim varsa, bunu tamamla, olgunlaştır.</p>
<p>Yâ Rabbî! Kötülere düşmanlık etmek yerine sevgi ver! Doğru yoldan sapanlardan, nefret yerine güzellik ver! İyi kişilere karşı muhabbet ver!<br />
Yakınlarına isyân yerine, görüp gözetme ver! Yakınlarını kötü ve aşağı görmek yerine, onlara yardım etmeyi nasîb et! Sevilenlere karşı güzel bir sevgi ver! Şüphe edenlere karşı iyi niyet ver! Zalimlerden korku acısı yerine, emniyet tatlılığı ver!<br />
Yâ Rabbî! Bana zulûm edenlere karşı kuvvet ver! Benimle düşmanlığa kalkışanlar karşısında, kendimi korumam için bana söz kudreti ver! Bana inâd gösterenlere karşı, bana zafer ihsân et! Aleyhimde tertipler hazırlayanlara karşı, bana bir tertip ilham et! Beni kahretmek isteyenlere karşı, bana kuvvet ve kudret ver! Bana iftira edenleri, yalanlayacak bir kudret ver bana! Benden ayrılana selâmet nasîb et! Beni doğrulukla destekleyenlere itâat etmemi nasîb eyle!<br />
Yâ Rabbî! Bana o kudreti ver ki; Beni aldatana, öğüt verebileyim! Beni terk edene, iyilik edebileyim! Bana vermeyene, ben ihsânda bulunabileyim. Beni tavaf etmeyeni, ben tavaf edeyim. Aleyhimde bulunan kişiyi, ben iyilikle anayım. Bana biri bir iyilik edince ona şükredeyim de, bana kötülük edene karşı da, kendimi koruyabileyim!</p>
<p>Yâ Rabbî! Muhammed’e ve onun soyuna rahmet et! Ondan önce yarattıklarından birine, ondan sonra yarattıklarından birine ettiğin, edeceğin rahmetten üstün bir rahmet eyle! Dünyada da, âhirette de, iyilik ve güzellik ver bize! Cehennem azâbından da koru bizi!</p>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-zeynel-abidin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Muhammed&#039;ül Bakır</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-bakir.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-bakir.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:03:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Cafer]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[ihrarimiz budur]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Bakır]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynel Abidin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=55</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 57. yılında, Safer ayının 3. günü Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Zeynel Âbidin Ali’dir, anneleri Hz.İmâm Hasan’ın kızları Fâtıma’dır. Böylece hem baba, hem ana tarafından soyları Hz.Ali’ye ulaşmaktadır. Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın künyeleri “Ebû Cafer”dir. Lâkapları “Bâkır”dır. Bâkır; “Yaran, açan” anlamlarına gelmektedir. İlmi, hikmeti yarıp açtıkları, bilgi de kendilerine bir engel, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 57. yılında, Safer ayının 3. günü Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Zeynel Âbidin Ali’dir, anneleri Hz.İmâm Hasan’ın kızları Fâtıma’dır. Böylece hem baba, hem ana tarafından soyları Hz.Ali’ye ulaşmaktadır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın künyeleri “Ebû Cafer”dir. Lâkapları “Bâkır”dır. Bâkır; “Yaran, açan” anlamlarına gelmektedir. İlmi, hikmeti yarıp açtıkları, bilgi de kendilerine bir engel, bir sınır tasavvur edilemediği, ilmi tamamıyla kavradıkları cihetle bu lâkapla anılmışlardır. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın 4 erkek, 3 kız olmak üzere 7 evlâtları olmuştur. Soyları, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan yürümüştür.</p>
<p>Babası Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in Hak’ka kavuşmasından sonra imâmeti devr alan Hz.İmâm Muhammed Bâkır, babasının yolundan hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ayrılmamıştır. Hz.İmâm kendisine başvuran ihtiyaç sahiplerini her zaman dikkatle dinlerdi ve onları hoşnut edebilmek için elinden gelen gayreti sarfederdi. Onlar da Hz.İmâm Muhammed Bâkır’dan râzı olurlardı.<span id="more-55"></span></p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, gayet doğru sözlü, halûk, iyilik sever bir zattı. Onunla bir defa konuşan hemen tesirinde kalırdı. Aynı zamanda ihsân bakımından, dünyanın eli en açık kimsesiydi. Vaktini ya ibâdetle, ya ilim tahsil etmekle, ya bildiği şeyleri başkalarına öğretmekle, ya kendisine başvuranlara doğru yolu göstermekle, ya da muhtaçlara ihsânda bulunmakla geçirirlerdi. Hayatı da hep bu çalışmalar içinde geçmiştir.</p>
<p>Zamanında yaşamış olduğu bütün âlimler, Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir.</p>
<p>Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; «Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz» şeklindeki âyetin manâsı kendisine sorulmuş, Hz.İmâm da şu cevâbı vermiştir: “Zikîr ehl-i biziz.” Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz.İmâm Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz.İmâm da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam manâsıyla tatmin ederdi.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz.İmâm’ı dinleyen, huzûrundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.</p>
<p>Mekkeli bilgin Abdullah bin Atâ;<br />
“Bilginlerin, Muhammed Bâkır’ın huzûrunda küçüldükleri gibi, hiçbir kimsenin huzûrunda küçüldüklerini görmedim Hatem bin Uteybe’nin, toplumu içinde o kadar büyük, kadri o kadar yüceyken, onun huzûrunda, mualliminin huzûrundaki küçük çocuğa döndüğünü gördüm” demiştir.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın ilmi, sadece din işlerine inhisar etmiş değildi. Hz.İmâm, ilmin, bilginin her cephesiyle meşgul olurdu. Kendisine hangi konudan bir şey sorulacak olursa, cevâbını mutlaka doğru olarak verirdi.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhi medreseyi devam ettirmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerifi okuduğu zaman, bunun sahih bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; “Ben bir hadîs okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Resûlullah’tan duymuştur.”</p>
<p>Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bir tanesi şudur:<br />
“İşlerin zoru üçtür; Kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.”</p>
<p>Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; “Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi” der ve şu olayı anlatır:</p>
<p>“Hararetim bastığı bir saatte Medine dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllıda terlemişti. Ona, «Hâşimi ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum» dedim. Hz.İmâm bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu da bana dedi ki:</p>
<p>«Vallâhi bu halde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a edilen ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur; çünkü bu halimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin-ayâlimin rızkı için çalışmaktayım; Ben, Allah’a karşı irtikâb edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım» Bu sözü duyunca; «Allah sana rahmet etsin» dedim; «Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.»”</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın zamanları, Ümeyye oğullarından Mervan oğlu Abdülmelik ile oğulları Velid ve Süleyman&#8217;ın, Abdülaziz oğlu Ömer’in ve yine Abdülmelik’in oğullarından Yezîd’le, Hişâm’ın saltanatlarına rastlar. Abdülmelik öyle bir kişiydi ki, kendisine saltanat müjdelendiği zaman, okumakta olduğu Kur’ân’ı Kerîm’i;“Bu seninle son görüşmemiz” deyip elinden bırakmıştı. Abdülmelik saltanata oturunca, amcasının oğlunu saltanatta kendisine rakip gördüğü için sarayına konuk çağırmış ve onu kendi eliyle öldürmüş sonra da Şam mescidinde minbere çıkıp; “Bundan böyle, kim benim yaptığım işe dâir bir soru sorar veya îtirâz ederse cevâbını ancak kılıçla alır” demişti.</p>
<p>Şimdi bu devirde bir de Şam’da olup bitenlere bakalım. Muâviye’nin kurduğu saltanat ne âlemde idi? Onun halefleri ne ile meşgul idiler? Ne yapıyorlardı?<br />
Bütün bunları bilmek, akıl ve izân sahipleri için pek güzel bir mukayese imkânı hazırlar. Biz Hz.Ali’nin torunlarının nasıl yaşadıklarını birer birer anlatırken, Şam’da yaşanılan olayları anlatmamak ve unutmak insafsızlık olurdu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın imâmlık makamına oturduğu zamanda, Şam saraylarında fesat ve ahlâksızlık son haddini bulmuştu. Hz.İmâm Muhammed Bâkır çekilmiş olduğu ilim ve fâzilet dolu köşesinden bu manzarayı hayret ve hatta dehşet içinde seyrediyordu. Muâviye’nin soyundan, Mervan’ın soyuna geçen bu sahte Emîr’ül-mü’minlik, halka zorla kabul ettirilmek isteniyordu. Bunlar; Şam saraylarında hükümdarlar gibi yaşıyorlardı ve her çeşit sefâhat hayatının içine adetâ gömülmüşler, boğulmuşlardı.</p>
<p>Bunlar; emirlerini ancak kılıç kuvveti ile gördürebildikleri için sadece buna tapıyorlar, bütün varlıkları ile sadece bunu benimsiyorlardı. Bunlarda; fâzilet, doğruluk, adâlet gibi kelimeler çoktan unutulmuş, iş düpedüz bir rezâlet, ahlâksızlık ve zulme dökülmüştü. Şam saraylarında, Ümeyye oğulları rezâlet ve sefâhat içinde hayat sürerlerken, Hz.Ali’nin torunları ise Medine’de büyük bir fâzilet içinde hayatlarını devam ettiriyorlardı.</p>
<p>Bu halîfelerin içinde yalnız Mervan oğlu Abdülaziz’in oğlu Ömer, bir istisna teşkil ediyordu. Bu zât Hicret’in 99. yılında saltanata gelir gelmez ilk iş olarak; Muâviye’nin koyduğu pis ve kötü bid’atı, Cuma günleri hutbelerde Hz.Ali’ye hâşâ, zem edilmesini kaldırdı ve yerine; Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyetin okunmasını emretti:<br />
“Gerçekten de Allah adâlet ve ihsânla muameleyi buyurur ve yakınları görüp gözetmeyi emreder; kötü olan, yapılmaması buyrulan şeylerden ve azgınlıktan isyândan nehyeyler; düşünüp anlamanız içinde size öğüt verir.” (Nahl 90. âyet)<br />
Abdülaziz’in oğlu Ömer, daha sonra Hz.Muhammed’in Hak’ka kavuşmalarından sonra Hz.Fâtıma’nın elinden alınan Fedek hurmalığını, Hz.Fâtıma’nın soyuna geri verdi. Sonra Ümeyye oğullarının gasbettikleri şeyleri tekrar onlardan aldı, Beyt’ül-mâl’e (Devlet Hazinesi) iâde etti ve hak sahiplerine de devlet hazinesinden verilen payda, eşitliğe riâyeti şart koştu.</p>
<p>Ümeyye oğulları, Abdülaziz oğlu Ömer’in yapmış olduğu bu hareketlerini hoş görmediler ve onu zehirlettiler. Abdülaziz oğlu Ömer, bu zehirlenme sonucunda Hicret’in 101. yılında vefât etmiştir.</p>
<p>Arap milliyetçiliği, Arap olmayan Müslümanların aşağı görülmesi, gayr-i Arap olanları büsbütün incitmedeydi. Halifelerin sorumsuzluğu, yahût adâlet sâhibi olsun, olmasın, onlara itâatin lüzumu hakkındaki rivâyetler, artık söyleyenlerin dillerinde ve yazılmış sahifelerde kalıyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’in, mazlûm olarak din, îman adına, ümmetin selâmeti ve İslâm’ın, insanlığın özgürlüğü uğruna şehâdeti unutulmuyor, yer yer ayaklanmalarla, intikam almaya kalkışmalarla yeniden yeniye canlanıyordu.<br />
Hicret’in 120.yılında, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın tasvib etmemesine rağmen, Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in oğlu Zeyd, zamanın yönetimine karşı ayaklanmış; fakat onu şehit etmişlerdir. Hicret’in 125.yılında da Zeyd’in oğlu Yahyâ ayaklanmış; fakat o da şehit edilmiştir.</p>
<p>Bütün bu olaylar halka bir ibret olmuyordu. Kerbelâ fâciasını, Resûlullah’ın oğlunun şehâdetini, “Ehl-i Beyt’in” esaretini, Muhammed evlâdına revâ görülen zulümleri unutmayanlar için bir hatırlatma oluyordu. Kendilerine, Resûlullah’ın halîfesi ve mü’minler emîri lâkaplarını takanların sefâhatları, zulümleri, bu hatırlatmayı, en azından hoşnutsuzluk hâline getiriyordu. Ümeyye oğullarının kendi aralarında da hoşnutsuzluklar, hattâ ayaklanmalar başlamıştı; zulüm temelinin üstüne kurulan bu saltanat, artık çöküyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, Ümeyye oğulları saltanatının son zamanlarında yaşamışlardır. Hz.İmâm; hükümetin bir yandan dıştaki, bir yandan içteki muhaliflerle uğraşmasından faydalanmışlar ve İslâm’ın gerçek esaslarını, ilmi, hikmeti yaymışlardır. Sahâbeden olup Hz.İmâm’ın zamanına ulaşanlardan ve tâbiinden birçok kişi, kendilerinden faydalanmışlar, rivâyetlerde bulunmuşlardır. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın bir de tefsirleri vardır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 114. yılı (Milâdi 733) Zilhicce ayının 7. günü Hak’ka kavuşmuştur. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Ümeyye oğulları tarafından zehirlettirilerek şehâdet makamına ermişlerdir. Ömürleri 57 yıl, 5 ay, 7 gün’dür.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır vasiyyetleri mucibince, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık tarafından yıkanıp techîz ve tekfîn edilmişler, namazları da Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık tarafından kılınmıştır. Hz.İmâm Muhammed Bâkır, Medine-i Münevvere’deki Baki mezarlığında, babaları Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in yanına defnedilmişlerdir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<h2 class="anatabloYaziGrup">
<li>Allah o mümine rahmet etsin ki; dilini tutar da kötü söz söylemez. Çünkü bu, Cenâb-ı Hak’kın kendisine verdiği sadakadır. Dilini tutmadıkça hiç kimse, günahlardan kurtulamaz.</li>
<li>Amel ancak bilgi ile beraber olursa makbuldür. Bilgi de amelle olur. Bilgi sahibine bu bilgisi, ameline kılavuzluk eder. Bilgisiz kişinin ameli ise beyhudedir.</li>
<li>Aşağılık ruhtaki bir kimsenin silâhı; kötü sözdür, iftiradır.</li>
<li>Bilgisinden faydalanılan bir bilgin, ibâdetle meşgul olan bin kişiden daha yararlıdır. Bir bilginin ölümü, şeytanı yetmiş ibâdet edicinin ölümünden daha çok sevindirir.</li>
<li>Bu dünyada bir büyük belâya çatmış bulunuyoruz. Zira bu halk, bizim göstereceğimiz yoldan başka Hak’ka giden bir yol bulamaz. Buna karşılık ne yazık ki; bunlar çok defa bizim sözümüzü dinlemezler.</li>
<li>Cenâb-ı Hak’kı her zaman aklınızda bulundurun; tâ ki sizleri görünmez kaza ve belâlardan korusun!</li>
<li>Doğru ve güzel sözü kim söylerse söylesin; bunu kabul ediniz. Varsın isterse bu sözü söyleyen sözünü tutmasın. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Onlar ki doğru sözü dinlerler ve sözün güzeline uyarlar; Allah’ın doğru yola götürdükleri kişiler kendileridir.” buyurmuştur.</li>
<li>Doğruluk ve hidâyet kapısını bilene, onunla amel edenin ecri kadar ecir verilir. Onunla amel edenle, ecirlerinden de bir şey eksilmez. Buna karşılık sapıklık yoluna giden, bir sapıklık icat eden kimseye de, o sapıklıkla amel edenlerin işledikleri günah kadar günah yazılır. O sapık yolda gidenlerin günahlarından da bir şey eksilmez.</li>
<li>Eline fırsat geçer geçmez bundan âzâmi istifadeye sakın kalkışma! Fırsatçılık meydanı öyle bir meydandır ki, bu meydana düşenleri sonunda mahrumiyete götürür.</li>
<li>Gönül zenginliği gibi zenginlik yoktur. Gönül fukaralığı kadar da, fukaralık yoktur ve olamaz. En yüksek irfân, kendi kendini tanımaktır. İyi sıhhat kadar büyük bir nimet bulunamaz. Başarı kazanmak kadar âfiyet yoktur. Gayreti ve azmi uzattıkça uzatmak gibi yücelik olamaz. Dünya mallarına karşı isteği azaltmak kadar zahitlik yoktur. İnsaf kadar adâlet olamaz. Hevâ ve hevese uymak kadar günah işlenemez. Allah’ın farzlarını yerine getirmek gibi itâat yoktur. Akılsızlık kadar musîbet düşünülemez. İşlenen bir suçu küçümsemek kadar fena şey olamaz. Haksızlığa ve kötülere karşı savaşmak gibi üstünlük yoktur. Gönül isteği ile savaşmak kadar da savaş olamaz. Öfkeyi yenmek kadar kuvvet yoktur. Tamah etmek derecesinde alçalış da olamaz.</li>
<li>Gönülleri aydın olanlar, ka’tiyyen dünya işleri peşlerinde koşmazlar. Her zaman öteki dünyayı düşünürler. Onların kulakları, gökten gelen seslere açık, gözleri ilâhi nur ile doludur. Gökten gelen sesleri gönül kulağı ile dinlerler ve bunları sanki öz kulakları ile dinliyormuş gibi olurlar. Onların gönül gözleri ile gördüklerini, bayağı gözlerle görmek mümkün değildir. Ve neticede en temiz olanların makamlarına erişirler. Bunlar pak ve olgun dostlardır. Seni her zaman saâdet yoluna yolcu ederler. Sana her zaman fazîlet ve kemâl yolunu gösterirler.</li>
<li>Güler yüz ile tatlı söz; insana sevgi ve saygı kazandırır. Asık surat ile kötü söz ise, ancak nefret uyandırır. Böyleleri, insanları Allah’tan uzaklaştırır.</li>
<li>Günah işlemekten, sapık yollara düşmekten çekinin! İbâdette kusur etmeyin! Yalandan sakınıp ancak doğru söyleyin! Emanete ihânet etmeyin! İyi kimse olsun, kötü kimse olsun; size biri bir şey emanet etti mi, onu istediği vakit bunu kendisine geri verin! Bana Ali bin Ebû Tâlib’i öldüren bile bir şey emanet etseydi, bunu kendisine geri verirdim.</li>
<li>Her işinde doğru ol! Boş ve beyhude işlerle uğraşmaktan sakın! Düşmanından her zaman çekin ve dostunu da çekindir!</li>
<li>Her üstün ve iyi şeyden daha üstünü ve daha iyisi; adâlet ve ihsândır. Onun için Cenâb-ı Hak; adâlet ve ihsânı emreder.</li>
<li>İnsanın ilmi ile beraber hilmi de olması ne kadar güzel olur. Sabırlı ve bilgili olmak, fazîletlerin en üstünüdür.</li>
<li>İnsanın yüreğine az olsun, çok olsun bir defa kibir girecek olursa, bu kibir ne miktar girerse, aklı da o miktar da azalır.</li>
<li>İnsanoğlu için şu noksanlık yeter ki; Başkalarının kabahatlerini sayıp döktüğü halde, kendi kabahatini ve ayıbını görmez. Başkalarını kötü yola gitmekten men eder de, kendisi o kötü yolun yolcusudur. Ve hiçbir menfaati olmadığı halde, halka zulüm ve eziyet edilmesinden sevinç duyar.</li>
<li>Kardeşinde bile bulunsa, onda gördüğün fakat Allah’ın örttüğü bir kusuru söylemen fena bir şeydir. Onda olmayan kusuru söylemen ise iftiradır.</li>
<li>Kibirli ve gururlu olanlar ahmak bir cemâattir. Onların ahmaklıklarının ölçüsü, kibirleri ile mütenâsibtir. Yani ne kadar kibirli olursa o kadar ahmaktırlar.</li>
<li>Kullar, Cenâb-ı Hak’kın dergâhında duâ ettikleri zaman, bunu içten gelen huzûr ile yapmalıdırlar. Makbul olanı budur. İlâhi kaza ve belâyı, içten gelen duâdan başka hiçbir şey geri çeviremez.</li>
<li>Pişmanlık gözyaşları ile ıslanan yüzü cehennem ateşi yakmaz.</li>
<li>Şeref ve servet insanın vücudunda dolaşır. Nihayet sonunda tevekkül evine yerleşir. Orada karar kılar.</li>
<li>Şiâmız, yani “Ehl-i Beyt’i” sevenler üç kısımdır. Bir kısmı bizlerle geçinenlerdir. Bir kısmı sırça gibi çabucak kırılıp gidenlerdir. Bir kısmı ise kırmızı altın gibidir. Ateşe girdikçe, zahmet ile karşılaştıkça değeri artar.</li>
<li>Şu zât gözümde çok büyüktür. Çünkü dünya onun gözünde küçülmüştür.</li>
<li>Temizlik ve iffet kadar bir şey, Cenâb-ı Hak’kın indinde makbul değildir. Karnı haram lokma ile doldurmaktan ise aç bırakmak ve nefsi körleterek, başkalarının iffet ve namusuna tecavüz etmemek evlâdır.</li>
</h2>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-bakir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Cafer&#039;üs Sadık</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:01:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[caferi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Abdullah]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mûsâ]]></category>
		<category><![CDATA[ehl-i beyt]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[imam cafer sadik kimin oglu]]></category>
		<category><![CDATA[İmâm Muhammed’ül Bâkır]]></category>
		<category><![CDATA[Mansur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=52</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 83. yılında Rebîülevvel ayının 17. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, anneleri Ümmü Ferve’dir. Künyeleri “Ebû Abdullah, Ebû İsmail” ve “Ebû Mûsâ”dır. Lâkapları “Sâdık”tır. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın 7 erkek, 3 kız olmak üzere 10 evlâtları olmuştur. Kendileri, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın Hak’ka kavuşmalarından önce oğullarını ve “Ehl-i Beyt’i” seven [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 83. yılında Rebîülevvel ayının 17. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, anneleri Ümmü Ferve’dir.</div>
<p>Künyeleri “Ebû Abdullah, Ebû İsmail” ve “Ebû Mûsâ”dır. Lâkapları “Sâdık”tır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın 7 erkek, 3 kız olmak üzere 10 evlâtları olmuştur. Kendileri, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın Hak’ka kavuşmalarından önce oğullarını ve “Ehl-i Beyt’i” seven seçkin kişileri huzûrlarına davet ettiklerini, onlara Kur’ân-ı Kerîm’in;<br />
“Oğullarım, Allah size bu dini seçti; artık siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” meâlindeki Bakara 132. âyet-i kerîmesini okuduklarını, sonra yüzlerini kendilerine döndürüp;<br />
“Ben vefât edince na’şımı yere koy, beni yıka, Cuma günleri giyindiğim elbisemle kefenle, kabrime indirince kefenimin bağlarını çöz, defnimden sonra mezarımı dört parmak miktarı yükselt” buyurduklarını, sonra huzûrundakilere dışarı çıkmalarına izin verdiklerini rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık buyururlar ki:<br />
“Baba, vasiyyetlerini yalnızca bana da söyleyebilirdin” dedim.</p>
<p>Babaları Hz.İmâm Muhammed Bâkır buyurdular ki:<br />
“Benden sonra işler kimin elinde, hepsinin bunu bilmesini; dost-düşman, hiç kimsenin senin imâmetinde bir şüpheye düşmemesini istedim.”</p>
<p><span id="more-52"></span></p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın vefâtlarında 34 veya 35 yaşlarında idi. Saltanat makamında Ümeyye oğullarından Abdülmelik oğlu Hişâm oturuyordu. Hişâm’dan sonra saltanat tahtına geçen, Abdülmelik oğlu Yezîd’in oğlu Velid’in hareketleriyse, yalnız Ümeyye oğullarının aleyhinde bulunanları değil, Ümeyye oğullarını da aleyhine kışkırtmış, nihayet öldürülmüştü. Velid’in öldürülmesi, gerçekte Emevilerin saltanatlarının da sonuydu.</p>
<p>Emeviler, Hz.Ali evlâdına şiddetle karşı durmakla kalmamışlar, aynı zamanda kudretlerini Arap milliyetine dayamışlardı. Emeviler, Arap olmayan Müslümanlara; “Mevâli-Köleler” adını takmışlar, onları her hususta aşağı görmüşler ve aşağılatmaya, hatta yok etmeye çalışmışlardı. Irk üstünlüğüne dayanan bu siyâset; Arap olmayanların, bilhassa İranlıların, “Ehl-i Beyt” tarafını tutmalarına sebep olmuştu.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Ümeyye oğullarının yıkım devresiyle Abbas oğullarının kuruluş devresinde, ümmetin imâmetini uhdelerine almışlardı. Emevi saltanatı bir yandan çeşitli isyânları yatıştırmaya, bir yandan yer yer aleyhlerine alevlenen ve Âl-i Muhammed’in öcünü almayı amaç edinmiş görünen kıyâm yangınlarını söndürmeye, ayrıca da halkın iktidara karşı hoşnutsuzluğunu gidermeye uğraşıyordu.</p>
<p>Fakat artık ne iktisadi durumu düzene sokmaya imkân vardı, ne ırk ayırımını, hatta sathi olarak telif mümkündü. Zengin zümre asâlet iddiasına sığınan servet sahipleri, daha da muktedir bir hâle gelmek için bölünenleri kışkırtıyorlar; horlanan zümre ise aldanmaya devam edip duruyordu.</p>
<p>Her yanda kan kokmada, öc alma hırsı canlanmakdaydı. Aynı zamanda düşünce ve inanç bölünmeleri, ayrılanları büsbütün ayırmakdaydı.</p>
<p>Bu zıt inançlara, bu inançları benimseyen zıt zümrelere karşılık; tefsir, fıkıh, hadîs, kelâm, aynı zamanda ricâli mantık ve cedel, lûgat, şiir ve edebiyat, tarih, hatta tıp ve astronomi bilginleri inkişaf etmiş, bu bilginler de rüsûh sahipleri yetişmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, iktidarın zaafı karşısında gerçek İslâm’ı yaymak için bir zemin bulmuştu. Fakat aynı zamanda Mürcie, Kaderiyye, Sûfiyye inançları karşısında durmak ve bütün bu sınıflara karşı koymak bu inançlara karşı “Ehl-i Beyt” mezhebini korumak, gerçek inancı müdâfaa etmek zorundaydı.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, imâmetleri dolayısıyla bu vazifeyi gerçekten de ifâ ettiler ve zamanlarındaki çeşitli inançları temsil eden mezheplere karşı; “Ehl-i Beyt” mezhebine uyanlara “Caferi” ve bu mezhebe “Caferiyye” denilmesini sağladılar.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; bilgileriyle, üstünlükleriyle pek büyük bir ün sahibi olmuşlardı. Mâliki mezhebinin kurucusu sayılan Mâlik bin Enes;<br />
“Üstünlük, bilgi, ibâdet ve takvâ bakımından, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan ileri birisini ne bir göz görmüştür, ne bir kulak duymuştur, ne de öyle bir kişi, birinin gönlüne, aklına gelebilir” demiştir.</p>
<p>Ebû Hanife’ye;<br />
“Fıkıhta en ileri kimi gördün?” diye sorulmuş.</p>
<p>Ebû Hanife’de;<br />
“Cafer bin Muhammed’i gördüm” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Zamanındaki ünlü bilgin ve fıkıh âlimleri Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan faydalanmışlardır. İnançlarında, hükümlerinde ayrılık olmakla beraber, tutarları dört bini bulan bilgin, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan rivâyette bulunmuş, hadîs ashâbı çevrelerinde toplanmışlar ve kendilerinden hadîs rivâyet etmişler, faydalanmışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; tefsire, kelâma, fıkıha, fıkıh usûlüne v.s ’ye dair birçok sorulara cevap vermişlerdir. Hz.İmâm, tefsire ayrıca büyük bir ehemmiyet vermişler, kendilerine sorulan sorulara verdikleri cevaplarla da bu bilginin tedvîninde âmil olmuşlardır. Aynı zamanda sahâbe ve tâbiinden kendilerine müracaat edenlere verdikleri cevaplarla da hadîs ve fıkıh bilgilerinin esaslarını vaaz etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; filozoflara, maddecilere, sertlikle değil; akli delillerle ve hoş bir sûretle karşı durmuşlar, akli delilleri nakli delillerle telif etmişler, böylece de dini gerçekleri izhâr eylemişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın bu konularda yazmış oldukları 15 adet çok değerli eserleri, kitapları vardır. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, bu sorulara verdikleri cevaplarla, telifleriyle çevrelerinde toplananlarla ve kendilerinden faydalananlarla gerçekten de bir medrese kurmuşlardı. Bu medrese; babalarının, atalarının ve Hz.Resûl-ü Ekrem’in medresesidir ve Hicret yurdu olan Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’de kurulmuştur.</p>
<p>Burada Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan; tefsire, hadîs’e, fıkıha, bunların usulüne, cedele, mantıka, kelâma, ricâle, felsefeye ait bilgileri tahsil ve tahlil edenler, İslâm ülkesinin her yanına dağılmışlar, bilgilerini İslâm âlemine yaymışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık aynı zamanda bilginin yazılmasına, telifin çoğalmasına da ehemmiyet vermişler, ashâbını da bu yola sevk etmişlerdi. Onlara; “Yazın, yazmadıkça aklınızda kalmaz”derlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Mufaddal bin Ömer’e;<br />
“Yaz ve ilmini din kardeşlerine yay; ölünce oğullarına kitaplarını miras bırak” buyurmuşlardı.</p>
<p>Bu medresenin en bariz vasfı, bilhassa bağımsız oluşuydu. Bu medrese de; inançları, dîni hükümleri, iktidarda bulunanların dileklerine göre yorumlayan, onlara yamanan, onları koruyan, yaptıklarını meşru göstermeye uğraşan kişilerin temayülleri yer bulamamaktaydı; bu çeşit yorumlar, bu medresede kabul edilmiyordu.</p>
<p>Bu medresede; İslâm, bütün insanları bir görmekteydi ve herkes sorumluydu, kendisini bir sınıfın imtiyazına satanların, bu çeşit bilginlerin yeri değildi.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Emevilerin yıkıntı devresiyle Abbas oğullarının henüz kuvvetlenmediği zamanlarda, imâmette bulundukları halde; devlete karşı kıyâm etmekle, hatta iktidarı ele geçirmekle bir şey yapılamayacağını görüyor ve biliyordu. Bu durumda İslâm’ı, kendilerine uyanlar arasında inanç ve ahkam cihetinden, atalarının; Hz.Resûl-ü Ekrem’in tebliğ buyurdukları hâle, ircâ’ı hedef edinmişler, İslâm dînini ve Müslümanları bölüntülere uğratan bütün fırkalara karşı durmuşlar, kendilerine uyanlara; “Özleriyle, sözleriyle, hareketleriyle İslâm’ı temsil etmelerini” öğütlemişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;<br />
“Halkı, bize yalnız dillerinizle çağırmayın” buyurarak, kendisine uyanlardan ahlâk bakımından dürüst olmalarını istemişler;</p>
<p>“Size Allah’tan korkmanızı O’na isyândan çekinmenizi, size verilen emanete riâyet etmenizi, bu sûretle de halkı bize sessizce, susarak davet eylemenizi tavsiye ederim” buyurmuşlardır.</p>
<p>“Sessiz olarak nasıl davet ederiz?” sorusuna da;<br />
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;<br />
“Allah’a itâat hususunda size emrettiklerimizi tutarak, insanlara gerçek ve adâletle muamelede bulunarak, emanetlere riâyet ederek, ma’rûfu buyurup münkerden nehyeylerek. İnsanlar sizden ancak hayır görmeli; sizde bu güzel sıfatları, bunlara riâyeti, bu üstünlüğü görünce, bizim üstünlüğümüzü anlarlar, bilirler ve bize koşarlar” demişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, oldukça uzun bir fetret devresinden sonra İslâm’ın kurduğu; iktisadi, ictimai ve siyasi düzenin, savaşla iktidar sahiplerine karşı durmakla sağlanamayacağını anlamışlar; siyâsete karışmamışlar, buna karşılık Müslümanları inanç, ahlâk ve ahkâm yönünden uyarmaya koyulmuşlardı.</p>
<p>Böyle olmakla beraber, Abbas oğulları devletinin ikinci hükümdarı Mansur (Saltanatı Hicri 136-158 yılları), zahiren Hz.İmâm’a büyük bir hürmet göstermekte, fakat her an ondan, onun Hz.Resûlullah’a yakınlığından, halk tarafından sevilip sayılmasından, tek sözle nüfuzundan şüphelenmekteydi.</p>
<p>Abbas oğulları devletinin ikinci hükümdarı Mansur, bir kere;<br />
“Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın, Medine’deki evlerinin yakılmasını” emretmiş, bu emri yerine getirilmişti. Birkaç kere de Hz.İmâm’ı Irak’a getirtmiş, kendisine yazılan yazılara dayanarak şehit ettirmeyi kurmuştu.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 148. yılında (Milâdi 765) Recep ayının 15. günü, Medine’de Mansur tarafından zehirlettirilerek şehit edilmiştir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hak’ka vuslat etmeden önce, yakınlarından kendilerine uyanların, ileri gelenlerini hepsini huzûrlarına çağırmışlar, onlara;<br />
“Namazı küçümseyenler, «kılmayanlar değil, mühimsemeyerek kılanlar, küçük bir iş sayanlar» gerçekten de bizim şefâatimize nâil olamazlar” buyurmuşlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın ömürleri 65 yıl sürmüştür. Kabirleri, Medine’deki Baki mezarlığındadır. Hz.İmâm; babalarının, atalarının yanına defnedilmiştir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> </p>
<div class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"></span></p>
<div class="anatabloYaziGrup">Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’ın en büyük hususiyetlerinden biri de, herkesle anladığı dil ile konuşabilmesidir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde bulunanlar, bilgi bakımından birbirlerinden çok farklı derecelerde olsalar bile, onun sözlerinden hepsi de kendilerine göre birşeyler öğrenebiliyorlardı.</div>
<li>Hz.İmâm Cafer-i Sâdık; Hak’kın, hakkıyla tanınması için şu dört şeyin bilinmesi gerektiğini ileri sürerdi:<br />
1. Cenâb-ı Hak’kı tanımak.<br />
2. Seni nasıl yarattığını, sana ne yaptığını, sana neler ihsân ettiğini bilmek.<br />
3. Sana verdiği bütün bu paha biçilmez nimetlere karşı senden neler istediğini bilmek.<br />
4. Varlık nurunu söndürecek, davranışların neler olduğunu bilmek.Bu dört şeyin aynı zamanda ilmin esasını teşkil ettiğini söyler, şöyle derdi:<br />
“Sadece Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanmak yetmez. Allah’ı tanıdıktan sonra, onun varlığına inandıktan sonra, onun bizlere verdiği nimetleri de hakkıyla bilmemiz lâzım gelir.</p>
<p>Bunu bilmek, o varlığın bize verdiği nimetlere şükretmenin başlangıcıdır. Şükretmek kulluk vazifesini yerine getirmek demektir. Ancak bunu idrâk eden bir varlık, insan olmak sıfatına lâyık olur. Her çeşit ilim, bilgi falan da ancak bundan sonra gelir.</p>
<p>Ne olduğunu bilmeyen, bunu düşünmeyen, hiçbir şeye inanmayan, inanmak veya inanmamak için delili de olmayan bir insana ancak acımak lâzım gelir. O, Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanamıyor demektir.”</li>
<li>Tövbe ederek halinizi ıslâh ediniz. Vakit varken tövbe edip ıslâh eylememekte direnenler, kendilerini beğenmiş zümreden sayılırlar. Tövbe ve istiğfar etmeyi, bugünden yarına bırakanlar ise ancak serserilerdir.</li>
<li>Günah işlemeyi âdet edinenler ve günah işlemekte devam edenler günün birinde düşeceklerini bilmez ve gaflet ederler. Günün birinde de bundan ancak zarar görürler. O gün büyük pişmanlık duyarlar ama, bu pişmanlık kendilerine hiçbir fayda vermez.</li>
<li>Bir gün Hak yolunun aşıklarından birisi Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’a; “Yâ İmâm bana öğüt ver” diye yalvardı.Hz.İmâm buyurdu ki:<br />
Hak yolunun yolcularına şu dokuz öğüdü verebilirim. Sana da aynı öğütleri vereceğim. Eğer onun yolunda yürümeye azimli isen, bu dokuz öğüdü tutabilmek için Cenâb-ı Hak’kın sana yardımcı olmasını dilerim.</p>
<p>Bu dokuz öğütten üçü nefsin riyâzeti, üçü hilim ve üçü ilim hakkındadır. Bunları aklında tut ve ona göre davranmayı ihmal etme!</p>
<p>Hz. İmâm konuşmaya devam etti:</p>
<p><strong class="altbaslik">Nefsin riyâzeti için vereceğim üç öğüt şudur:</strong><br />
1. Karnının iyice acıktığını, iştahının iyice açıldığını hissetmeden, buna kanâat getirmeden hiç bir şey yemeyeceksin. İştahın olmadan yenilen yemek, insanı aptallaştırır. İnsan, ancak aç olduğu ve aç olduğunu hissettiği zaman yemek yemelidir.<br />
2. Yiyeceğin yemeğin ancak helâl olduğuna kanâat getirdiğin takdirde, bunu yemen câizdir. Helâl olmayan yiyeceğe, karnın ne kadar açıkmış olursa olsun, hiçbir şekilde el sürmeyeceksin. Sofraya oturduğun zaman da yemeğe başlamadan önce Allah’ın adını anacaksın! Bu yemeğin sana Allah tarafından verildiğini unutmayacaksın!<br />
3. Hz.Resûlullah bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:<br />
«İnsanoğlu karnından daha temiz olmayan bir kabı tıka basa doldurmamalı. Karnını üçe ayırmalı. Birini yiyecekler, birini içeceklere tahsis edip, üçüncü kısmını kendi nefsine ayırıp bunu boş tutmalı.»</p>
<p>İşte en doğru hareket tarzı da budur. Yani insan oğlu ne kadar aç olursa olsun, midesini yiyecek ve içecek ile midesinin ancak üçte iki kısmını doldurup bir kısmını boş bırakmalıdır. İnsan sofradan her zaman bir miktar daha yemek yiyebilecek halde iken kalkmalıdır.</p>
<p>İnsanlara çok lüzumlu olan hilm için vereceğim üç öğüde gelince, bunlara da çok dikkat etmek gerekir.</p>
<p>Hilm, insanla hayvanı ayıran başlıca unsurdur. Bir hayvana şiddetle muamele edilecek olursa, ondan da ancak şiddetle karşılık görülür. Şiddete karşı hilm ile karşılık verebilmek kudreti ancak insanlara mahsus bir şeydir. Hilmin sırrına ermiş olan kimse kemâl mertebesine yükselmiş olur.</p>
<p>Nefsin terbiyesi hilm ile belli olur. Kötülüğe karşı iyilik ile, hıyânete karşı sadâkatle, şiddete hilm ile karşılık verebilecek ve bunu seve seve yapabilecek kimseye ne mutludur. Böylelerinin hem diğer insanlar arasında itibarı çok artar; hem de dereceleri yükselir.</p>
<p>Kemâl yolunda, Hak yolunda yücelmek isteyenler mutlaka daha önce hilm yolundan geçmek zorundadırlar.</p>
<p><strong class="altbaslik">Hilm için vereceğim üç öğüt şudur:</strong><br />
1. Eğer biri haklı haksız yakana sarılıp sana hakaret savurur, küfür ederse; «Bana bir küfür edecek olursan on misli karşılık görürsün» bile dese, ona aslâ bir kötü söz söylemeyeceksin. Kendisine; «Bana yüz kötü söz söylesen bile, sana bir tek kötü söz söylemeyeceğim» diyeceksin. Kötü söz söylenecek kadar insanları aşağılatıcı bir şey olamaz.<br />
2. Eğer sana biri kötü bir şey isnat edecek olursa, vereceğin karşılık şu olacaktır; «Eğer bana isnat ettiğin kötülükler bende mevcutsa, Cenâb-ı Hak’tan beni ıslâh etmesini niyâz ederim. Eğer bende, bana isnat ettiğin kötülükler yoksa, bana sadece iftira ediyorsan, o zaman da Cenâb-ı Hak’ka, bu kusurundan dolayı kazanacağın günahları affetmesi için yalvarırım. »<br />
3. Sana karşı kötülük yapanlara sen iyilikle karşılık ver.<br />
İşte insanı insan yapacak olan üç nasîhat. İnsanlar bu yolu tutacak olurlarsa çok kazanırlar. Haksız yere işiteceğin kötü bir söze, uğrayacağın bir hakarete, hakkında yapılan bir iftiraya, eğer hilmin bu üç düsturu ile karşılık verecek olursan; sana bu kötülükleri yapmış olan kişiler, sonunda ne olsa utanacaklardır. Yürekleri ne kadar karanlık olursa olsun, yine de bir pişmanlık duyacaklardır. Yüreğinde duyulacak bu pişmanlık kadar insanlara iyi tesir eden, onları doğru yola sevk eden bir şey olamaz.<br />
Sen böyle davranmakla, hem de başka insanları doğru yola sevk edeceksin! Böylelikle de sevâb kazanmış olacaksın. Derin bir ruh huzûru hissedeceksin. Bunlar insanları saâdete çıkaracak kapıların anahtarlarıdır.</p>
<p><strong class="altbaslik">Şimdi de ilme ait üç öğüt veriyorum. Bu üç öğüt de şunlardır:</strong><br />
1. İlmi, hakiki âlimlerden öğrenmeğe bak. İlmi bilgisi hakkında, mutlak kanâatin olmayan kimselerden, bilgi öğrenemezsin. Bu gibiler belki de seni doğru yoldan saptırırlar.<br />
Bilgisine her hususta güvenebileceğin bir âlim bulursan, ona bilmediklerini, iyi anlayamadıklarını sormaktan asla çekinme! Hiçbir vakit alaya kaçma!<br />
Ve bilhassa vaktin kıymetini bil. Boşuna vakit geçirme! Allah’ın insanlara verdiği ömür pek kısadır. İlim yolunda ilerlemek isteyen bir kimse, vaktinin pek dar olduğunu hiçbir vakit unutmamalıdır.<br />
2. Konuşurken çok dikkatli ol! Hiçbir vakit doğruluğundan emin olmadığın bir sözü söyleme! Kafadan atma! Konuşurken de mutlaka ihtiyâtlı ol!<br />
3. İlimde fetvâ verecek bir dereceye vardığın zaman; konuşmadan, fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermekten, arslandan korktuğun kadar kork! Biri senden bir şey öğrenmek istediği zaman da, ondan hiçbir karşılık beklemeden ve ummadan kendisine doğru cevaplar vermeğe çalış. Gerekiyorsa cevap vermeden önce başkalarına da danışmaktan çekinme!</li>
<li>Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, bir gün de büyük oğlu İsmail’e nasîhat ediyordu. Ona on iki nasîhat verdi. Hakikatte bu nasîhatlar yalnız oğluna değil, bütün mü’minlere verilmiş nasîhatlardır. Kıymeti de pek büyüktür.<strong class="altbaslik">İnsana doğruluk ve saâdet yolunu gösteren bu nasîhatlar şunlardır:</strong><br />
1. Kendi malına ve hissesine kanâat eden her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman rahat edemez.<br />
2. İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.<br />
3. Kendi hatasını, noksanını bilmeyen ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır. Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve çok yazık etmiş olur.<br />
4. Başkalarının kusurlarını meydana vurmak isteyen, buna çalışan bir kimse, günün birinde kendi kusurlarının meydana vurulduğunu görerek dünyaya rezil olur.<br />
5. Müslümanlar arasında fesâd çıkarmak maksadıyla kılıç çekmiş olan bir kimsenin kanı, günün birinde yine kılıçla dökülmeğe mahkumdur.<br />
6. Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece lâyık oldukları cezayı, kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.<br />
7. İmkân ve fırsat buldukça bilgi sahibi kimselerle beraber ol. Onlardan bir şeyler öğrenmeğe bak. O zaman fazîletin artar. Merteben yükselir.<br />
8. Eğer câhil ve sefîhlerle düşüp kalkarsan, onlar seni de günün birinde kendi derecelerine düşürürler. Bu gibilerle asla yakınlık kurmayasın.<br />
9. Kötü işlerle uğraşanlara ayak uyduranlar, bir gün onlar gibi kötü olurlar.<br />
10. Her yerde hakikati söylemekten çekinmemelisin. Hatta böyle konuşmaktan sana zarar geleceğini bilsen bile sen yine de doğruyu söylemelisin! Böyle davrandığın için belki ilk zamanlarda sana zarar gelecektir. Ama sonunda böyle davranmış olduğun için ancak fayda göreceksin. Hakikati gizlediğin için fayda görebilmene imkân yoktur. Fayda gibi göreceğin şeyler de gelip geçicidir. Sonunda fayda umduğun halde büyük zarar görmen muhakkak ve mukadderdir.<br />
11. Başkalarını ayıplamaktan, başkalarının ayıbını yüzüne vurmaktan kaçınmalısın! Böyle davranmayıp ayıbını yüzüne vurursan, herkes sana düşman olur. Ve günün birinde kendi ayıplarının da yüzüne vurulduğunu görürsün.<br />
12. Bir gün bir ihtiyaç karşısında kalabilirsin. O zaman durumunu herkese açma! Herkesten yardım isteme. Ancak kerem sahibi olduklarını bildiklerinden yardım isteyebilirsin.</p>
<p>Bu on iki nasîhat, birer birer üzerinde durulacak olursa, ne derece kıymetli olduğu kolayca anlaşılır.<br />
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, oğluna bu oniki nasîhatı verdikten sonra ona şu sözleri söylemiştir:<br />
“Eğer bu nasîhatlarımı tutacak olursan, hem bu dünyada rahat yaşarsın; hem de öldükten sonra selâmete ulaşırsın.”</li>
</div>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
