<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz Ali &#187; Cafer-i Sadık</title>
	<atom:link href="http://www.hzali.net/tag/cafer-i-sadik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hzali.net</link>
	<description>HzAli Hz Ali Hazreti Ali Hz. Ali</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Feb 2010 10:34:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>İmam Cafer&#039;üs Sadık</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:01:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[caferi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Abdullah]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mûsâ]]></category>
		<category><![CDATA[ehl-i beyt]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[imam cafer sadik kimin oglu]]></category>
		<category><![CDATA[İmâm Muhammed’ül Bâkır]]></category>
		<category><![CDATA[Mansur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=52</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 83. yılında Rebîülevvel ayının 17. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, anneleri Ümmü Ferve’dir. Künyeleri “Ebû Abdullah, Ebû İsmail” ve “Ebû Mûsâ”dır. Lâkapları “Sâdık”tır. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın 7 erkek, 3 kız olmak üzere 10 evlâtları olmuştur. Kendileri, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın Hak’ka kavuşmalarından önce oğullarını ve “Ehl-i Beyt’i” seven [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 83. yılında Rebîülevvel ayının 17. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, anneleri Ümmü Ferve’dir.</div>
<p>Künyeleri “Ebû Abdullah, Ebû İsmail” ve “Ebû Mûsâ”dır. Lâkapları “Sâdık”tır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın 7 erkek, 3 kız olmak üzere 10 evlâtları olmuştur. Kendileri, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın Hak’ka kavuşmalarından önce oğullarını ve “Ehl-i Beyt’i” seven seçkin kişileri huzûrlarına davet ettiklerini, onlara Kur’ân-ı Kerîm’in;<br />
“Oğullarım, Allah size bu dini seçti; artık siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” meâlindeki Bakara 132. âyet-i kerîmesini okuduklarını, sonra yüzlerini kendilerine döndürüp;<br />
“Ben vefât edince na’şımı yere koy, beni yıka, Cuma günleri giyindiğim elbisemle kefenle, kabrime indirince kefenimin bağlarını çöz, defnimden sonra mezarımı dört parmak miktarı yükselt” buyurduklarını, sonra huzûrundakilere dışarı çıkmalarına izin verdiklerini rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık buyururlar ki:<br />
“Baba, vasiyyetlerini yalnızca bana da söyleyebilirdin” dedim.</p>
<p>Babaları Hz.İmâm Muhammed Bâkır buyurdular ki:<br />
“Benden sonra işler kimin elinde, hepsinin bunu bilmesini; dost-düşman, hiç kimsenin senin imâmetinde bir şüpheye düşmemesini istedim.”</p>
<p><span id="more-52"></span></p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın vefâtlarında 34 veya 35 yaşlarında idi. Saltanat makamında Ümeyye oğullarından Abdülmelik oğlu Hişâm oturuyordu. Hişâm’dan sonra saltanat tahtına geçen, Abdülmelik oğlu Yezîd’in oğlu Velid’in hareketleriyse, yalnız Ümeyye oğullarının aleyhinde bulunanları değil, Ümeyye oğullarını da aleyhine kışkırtmış, nihayet öldürülmüştü. Velid’in öldürülmesi, gerçekte Emevilerin saltanatlarının da sonuydu.</p>
<p>Emeviler, Hz.Ali evlâdına şiddetle karşı durmakla kalmamışlar, aynı zamanda kudretlerini Arap milliyetine dayamışlardı. Emeviler, Arap olmayan Müslümanlara; “Mevâli-Köleler” adını takmışlar, onları her hususta aşağı görmüşler ve aşağılatmaya, hatta yok etmeye çalışmışlardı. Irk üstünlüğüne dayanan bu siyâset; Arap olmayanların, bilhassa İranlıların, “Ehl-i Beyt” tarafını tutmalarına sebep olmuştu.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Ümeyye oğullarının yıkım devresiyle Abbas oğullarının kuruluş devresinde, ümmetin imâmetini uhdelerine almışlardı. Emevi saltanatı bir yandan çeşitli isyânları yatıştırmaya, bir yandan yer yer aleyhlerine alevlenen ve Âl-i Muhammed’in öcünü almayı amaç edinmiş görünen kıyâm yangınlarını söndürmeye, ayrıca da halkın iktidara karşı hoşnutsuzluğunu gidermeye uğraşıyordu.</p>
<p>Fakat artık ne iktisadi durumu düzene sokmaya imkân vardı, ne ırk ayırımını, hatta sathi olarak telif mümkündü. Zengin zümre asâlet iddiasına sığınan servet sahipleri, daha da muktedir bir hâle gelmek için bölünenleri kışkırtıyorlar; horlanan zümre ise aldanmaya devam edip duruyordu.</p>
<p>Her yanda kan kokmada, öc alma hırsı canlanmakdaydı. Aynı zamanda düşünce ve inanç bölünmeleri, ayrılanları büsbütün ayırmakdaydı.</p>
<p>Bu zıt inançlara, bu inançları benimseyen zıt zümrelere karşılık; tefsir, fıkıh, hadîs, kelâm, aynı zamanda ricâli mantık ve cedel, lûgat, şiir ve edebiyat, tarih, hatta tıp ve astronomi bilginleri inkişaf etmiş, bu bilginler de rüsûh sahipleri yetişmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, iktidarın zaafı karşısında gerçek İslâm’ı yaymak için bir zemin bulmuştu. Fakat aynı zamanda Mürcie, Kaderiyye, Sûfiyye inançları karşısında durmak ve bütün bu sınıflara karşı koymak bu inançlara karşı “Ehl-i Beyt” mezhebini korumak, gerçek inancı müdâfaa etmek zorundaydı.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, imâmetleri dolayısıyla bu vazifeyi gerçekten de ifâ ettiler ve zamanlarındaki çeşitli inançları temsil eden mezheplere karşı; “Ehl-i Beyt” mezhebine uyanlara “Caferi” ve bu mezhebe “Caferiyye” denilmesini sağladılar.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; bilgileriyle, üstünlükleriyle pek büyük bir ün sahibi olmuşlardı. Mâliki mezhebinin kurucusu sayılan Mâlik bin Enes;<br />
“Üstünlük, bilgi, ibâdet ve takvâ bakımından, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan ileri birisini ne bir göz görmüştür, ne bir kulak duymuştur, ne de öyle bir kişi, birinin gönlüne, aklına gelebilir” demiştir.</p>
<p>Ebû Hanife’ye;<br />
“Fıkıhta en ileri kimi gördün?” diye sorulmuş.</p>
<p>Ebû Hanife’de;<br />
“Cafer bin Muhammed’i gördüm” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Zamanındaki ünlü bilgin ve fıkıh âlimleri Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan faydalanmışlardır. İnançlarında, hükümlerinde ayrılık olmakla beraber, tutarları dört bini bulan bilgin, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan rivâyette bulunmuş, hadîs ashâbı çevrelerinde toplanmışlar ve kendilerinden hadîs rivâyet etmişler, faydalanmışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; tefsire, kelâma, fıkıha, fıkıh usûlüne v.s ’ye dair birçok sorulara cevap vermişlerdir. Hz.İmâm, tefsire ayrıca büyük bir ehemmiyet vermişler, kendilerine sorulan sorulara verdikleri cevaplarla da bu bilginin tedvîninde âmil olmuşlardır. Aynı zamanda sahâbe ve tâbiinden kendilerine müracaat edenlere verdikleri cevaplarla da hadîs ve fıkıh bilgilerinin esaslarını vaaz etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; filozoflara, maddecilere, sertlikle değil; akli delillerle ve hoş bir sûretle karşı durmuşlar, akli delilleri nakli delillerle telif etmişler, böylece de dini gerçekleri izhâr eylemişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın bu konularda yazmış oldukları 15 adet çok değerli eserleri, kitapları vardır. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, bu sorulara verdikleri cevaplarla, telifleriyle çevrelerinde toplananlarla ve kendilerinden faydalananlarla gerçekten de bir medrese kurmuşlardı. Bu medrese; babalarının, atalarının ve Hz.Resûl-ü Ekrem’in medresesidir ve Hicret yurdu olan Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’de kurulmuştur.</p>
<p>Burada Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan; tefsire, hadîs’e, fıkıha, bunların usulüne, cedele, mantıka, kelâma, ricâle, felsefeye ait bilgileri tahsil ve tahlil edenler, İslâm ülkesinin her yanına dağılmışlar, bilgilerini İslâm âlemine yaymışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık aynı zamanda bilginin yazılmasına, telifin çoğalmasına da ehemmiyet vermişler, ashâbını da bu yola sevk etmişlerdi. Onlara; “Yazın, yazmadıkça aklınızda kalmaz”derlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Mufaddal bin Ömer’e;<br />
“Yaz ve ilmini din kardeşlerine yay; ölünce oğullarına kitaplarını miras bırak” buyurmuşlardı.</p>
<p>Bu medresenin en bariz vasfı, bilhassa bağımsız oluşuydu. Bu medrese de; inançları, dîni hükümleri, iktidarda bulunanların dileklerine göre yorumlayan, onlara yamanan, onları koruyan, yaptıklarını meşru göstermeye uğraşan kişilerin temayülleri yer bulamamaktaydı; bu çeşit yorumlar, bu medresede kabul edilmiyordu.</p>
<p>Bu medresede; İslâm, bütün insanları bir görmekteydi ve herkes sorumluydu, kendisini bir sınıfın imtiyazına satanların, bu çeşit bilginlerin yeri değildi.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Emevilerin yıkıntı devresiyle Abbas oğullarının henüz kuvvetlenmediği zamanlarda, imâmette bulundukları halde; devlete karşı kıyâm etmekle, hatta iktidarı ele geçirmekle bir şey yapılamayacağını görüyor ve biliyordu. Bu durumda İslâm’ı, kendilerine uyanlar arasında inanç ve ahkam cihetinden, atalarının; Hz.Resûl-ü Ekrem’in tebliğ buyurdukları hâle, ircâ’ı hedef edinmişler, İslâm dînini ve Müslümanları bölüntülere uğratan bütün fırkalara karşı durmuşlar, kendilerine uyanlara; “Özleriyle, sözleriyle, hareketleriyle İslâm’ı temsil etmelerini” öğütlemişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;<br />
“Halkı, bize yalnız dillerinizle çağırmayın” buyurarak, kendisine uyanlardan ahlâk bakımından dürüst olmalarını istemişler;</p>
<p>“Size Allah’tan korkmanızı O’na isyândan çekinmenizi, size verilen emanete riâyet etmenizi, bu sûretle de halkı bize sessizce, susarak davet eylemenizi tavsiye ederim” buyurmuşlardır.</p>
<p>“Sessiz olarak nasıl davet ederiz?” sorusuna da;<br />
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;<br />
“Allah’a itâat hususunda size emrettiklerimizi tutarak, insanlara gerçek ve adâletle muamelede bulunarak, emanetlere riâyet ederek, ma’rûfu buyurup münkerden nehyeylerek. İnsanlar sizden ancak hayır görmeli; sizde bu güzel sıfatları, bunlara riâyeti, bu üstünlüğü görünce, bizim üstünlüğümüzü anlarlar, bilirler ve bize koşarlar” demişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, oldukça uzun bir fetret devresinden sonra İslâm’ın kurduğu; iktisadi, ictimai ve siyasi düzenin, savaşla iktidar sahiplerine karşı durmakla sağlanamayacağını anlamışlar; siyâsete karışmamışlar, buna karşılık Müslümanları inanç, ahlâk ve ahkâm yönünden uyarmaya koyulmuşlardı.</p>
<p>Böyle olmakla beraber, Abbas oğulları devletinin ikinci hükümdarı Mansur (Saltanatı Hicri 136-158 yılları), zahiren Hz.İmâm’a büyük bir hürmet göstermekte, fakat her an ondan, onun Hz.Resûlullah’a yakınlığından, halk tarafından sevilip sayılmasından, tek sözle nüfuzundan şüphelenmekteydi.</p>
<p>Abbas oğulları devletinin ikinci hükümdarı Mansur, bir kere;<br />
“Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın, Medine’deki evlerinin yakılmasını” emretmiş, bu emri yerine getirilmişti. Birkaç kere de Hz.İmâm’ı Irak’a getirtmiş, kendisine yazılan yazılara dayanarak şehit ettirmeyi kurmuştu.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 148. yılında (Milâdi 765) Recep ayının 15. günü, Medine’de Mansur tarafından zehirlettirilerek şehit edilmiştir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hak’ka vuslat etmeden önce, yakınlarından kendilerine uyanların, ileri gelenlerini hepsini huzûrlarına çağırmışlar, onlara;<br />
“Namazı küçümseyenler, «kılmayanlar değil, mühimsemeyerek kılanlar, küçük bir iş sayanlar» gerçekten de bizim şefâatimize nâil olamazlar” buyurmuşlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın ömürleri 65 yıl sürmüştür. Kabirleri, Medine’deki Baki mezarlığındadır. Hz.İmâm; babalarının, atalarının yanına defnedilmiştir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> </p>
<div class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"></span></p>
<div class="anatabloYaziGrup">Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’ın en büyük hususiyetlerinden biri de, herkesle anladığı dil ile konuşabilmesidir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde bulunanlar, bilgi bakımından birbirlerinden çok farklı derecelerde olsalar bile, onun sözlerinden hepsi de kendilerine göre birşeyler öğrenebiliyorlardı.</div>
<li>Hz.İmâm Cafer-i Sâdık; Hak’kın, hakkıyla tanınması için şu dört şeyin bilinmesi gerektiğini ileri sürerdi:<br />
1. Cenâb-ı Hak’kı tanımak.<br />
2. Seni nasıl yarattığını, sana ne yaptığını, sana neler ihsân ettiğini bilmek.<br />
3. Sana verdiği bütün bu paha biçilmez nimetlere karşı senden neler istediğini bilmek.<br />
4. Varlık nurunu söndürecek, davranışların neler olduğunu bilmek.Bu dört şeyin aynı zamanda ilmin esasını teşkil ettiğini söyler, şöyle derdi:<br />
“Sadece Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanmak yetmez. Allah’ı tanıdıktan sonra, onun varlığına inandıktan sonra, onun bizlere verdiği nimetleri de hakkıyla bilmemiz lâzım gelir.</p>
<p>Bunu bilmek, o varlığın bize verdiği nimetlere şükretmenin başlangıcıdır. Şükretmek kulluk vazifesini yerine getirmek demektir. Ancak bunu idrâk eden bir varlık, insan olmak sıfatına lâyık olur. Her çeşit ilim, bilgi falan da ancak bundan sonra gelir.</p>
<p>Ne olduğunu bilmeyen, bunu düşünmeyen, hiçbir şeye inanmayan, inanmak veya inanmamak için delili de olmayan bir insana ancak acımak lâzım gelir. O, Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanamıyor demektir.”</li>
<li>Tövbe ederek halinizi ıslâh ediniz. Vakit varken tövbe edip ıslâh eylememekte direnenler, kendilerini beğenmiş zümreden sayılırlar. Tövbe ve istiğfar etmeyi, bugünden yarına bırakanlar ise ancak serserilerdir.</li>
<li>Günah işlemeyi âdet edinenler ve günah işlemekte devam edenler günün birinde düşeceklerini bilmez ve gaflet ederler. Günün birinde de bundan ancak zarar görürler. O gün büyük pişmanlık duyarlar ama, bu pişmanlık kendilerine hiçbir fayda vermez.</li>
<li>Bir gün Hak yolunun aşıklarından birisi Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’a; “Yâ İmâm bana öğüt ver” diye yalvardı.Hz.İmâm buyurdu ki:<br />
Hak yolunun yolcularına şu dokuz öğüdü verebilirim. Sana da aynı öğütleri vereceğim. Eğer onun yolunda yürümeye azimli isen, bu dokuz öğüdü tutabilmek için Cenâb-ı Hak’kın sana yardımcı olmasını dilerim.</p>
<p>Bu dokuz öğütten üçü nefsin riyâzeti, üçü hilim ve üçü ilim hakkındadır. Bunları aklında tut ve ona göre davranmayı ihmal etme!</p>
<p>Hz. İmâm konuşmaya devam etti:</p>
<p><strong class="altbaslik">Nefsin riyâzeti için vereceğim üç öğüt şudur:</strong><br />
1. Karnının iyice acıktığını, iştahının iyice açıldığını hissetmeden, buna kanâat getirmeden hiç bir şey yemeyeceksin. İştahın olmadan yenilen yemek, insanı aptallaştırır. İnsan, ancak aç olduğu ve aç olduğunu hissettiği zaman yemek yemelidir.<br />
2. Yiyeceğin yemeğin ancak helâl olduğuna kanâat getirdiğin takdirde, bunu yemen câizdir. Helâl olmayan yiyeceğe, karnın ne kadar açıkmış olursa olsun, hiçbir şekilde el sürmeyeceksin. Sofraya oturduğun zaman da yemeğe başlamadan önce Allah’ın adını anacaksın! Bu yemeğin sana Allah tarafından verildiğini unutmayacaksın!<br />
3. Hz.Resûlullah bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:<br />
«İnsanoğlu karnından daha temiz olmayan bir kabı tıka basa doldurmamalı. Karnını üçe ayırmalı. Birini yiyecekler, birini içeceklere tahsis edip, üçüncü kısmını kendi nefsine ayırıp bunu boş tutmalı.»</p>
<p>İşte en doğru hareket tarzı da budur. Yani insan oğlu ne kadar aç olursa olsun, midesini yiyecek ve içecek ile midesinin ancak üçte iki kısmını doldurup bir kısmını boş bırakmalıdır. İnsan sofradan her zaman bir miktar daha yemek yiyebilecek halde iken kalkmalıdır.</p>
<p>İnsanlara çok lüzumlu olan hilm için vereceğim üç öğüde gelince, bunlara da çok dikkat etmek gerekir.</p>
<p>Hilm, insanla hayvanı ayıran başlıca unsurdur. Bir hayvana şiddetle muamele edilecek olursa, ondan da ancak şiddetle karşılık görülür. Şiddete karşı hilm ile karşılık verebilmek kudreti ancak insanlara mahsus bir şeydir. Hilmin sırrına ermiş olan kimse kemâl mertebesine yükselmiş olur.</p>
<p>Nefsin terbiyesi hilm ile belli olur. Kötülüğe karşı iyilik ile, hıyânete karşı sadâkatle, şiddete hilm ile karşılık verebilecek ve bunu seve seve yapabilecek kimseye ne mutludur. Böylelerinin hem diğer insanlar arasında itibarı çok artar; hem de dereceleri yükselir.</p>
<p>Kemâl yolunda, Hak yolunda yücelmek isteyenler mutlaka daha önce hilm yolundan geçmek zorundadırlar.</p>
<p><strong class="altbaslik">Hilm için vereceğim üç öğüt şudur:</strong><br />
1. Eğer biri haklı haksız yakana sarılıp sana hakaret savurur, küfür ederse; «Bana bir küfür edecek olursan on misli karşılık görürsün» bile dese, ona aslâ bir kötü söz söylemeyeceksin. Kendisine; «Bana yüz kötü söz söylesen bile, sana bir tek kötü söz söylemeyeceğim» diyeceksin. Kötü söz söylenecek kadar insanları aşağılatıcı bir şey olamaz.<br />
2. Eğer sana biri kötü bir şey isnat edecek olursa, vereceğin karşılık şu olacaktır; «Eğer bana isnat ettiğin kötülükler bende mevcutsa, Cenâb-ı Hak’tan beni ıslâh etmesini niyâz ederim. Eğer bende, bana isnat ettiğin kötülükler yoksa, bana sadece iftira ediyorsan, o zaman da Cenâb-ı Hak’ka, bu kusurundan dolayı kazanacağın günahları affetmesi için yalvarırım. »<br />
3. Sana karşı kötülük yapanlara sen iyilikle karşılık ver.<br />
İşte insanı insan yapacak olan üç nasîhat. İnsanlar bu yolu tutacak olurlarsa çok kazanırlar. Haksız yere işiteceğin kötü bir söze, uğrayacağın bir hakarete, hakkında yapılan bir iftiraya, eğer hilmin bu üç düsturu ile karşılık verecek olursan; sana bu kötülükleri yapmış olan kişiler, sonunda ne olsa utanacaklardır. Yürekleri ne kadar karanlık olursa olsun, yine de bir pişmanlık duyacaklardır. Yüreğinde duyulacak bu pişmanlık kadar insanlara iyi tesir eden, onları doğru yola sevk eden bir şey olamaz.<br />
Sen böyle davranmakla, hem de başka insanları doğru yola sevk edeceksin! Böylelikle de sevâb kazanmış olacaksın. Derin bir ruh huzûru hissedeceksin. Bunlar insanları saâdete çıkaracak kapıların anahtarlarıdır.</p>
<p><strong class="altbaslik">Şimdi de ilme ait üç öğüt veriyorum. Bu üç öğüt de şunlardır:</strong><br />
1. İlmi, hakiki âlimlerden öğrenmeğe bak. İlmi bilgisi hakkında, mutlak kanâatin olmayan kimselerden, bilgi öğrenemezsin. Bu gibiler belki de seni doğru yoldan saptırırlar.<br />
Bilgisine her hususta güvenebileceğin bir âlim bulursan, ona bilmediklerini, iyi anlayamadıklarını sormaktan asla çekinme! Hiçbir vakit alaya kaçma!<br />
Ve bilhassa vaktin kıymetini bil. Boşuna vakit geçirme! Allah’ın insanlara verdiği ömür pek kısadır. İlim yolunda ilerlemek isteyen bir kimse, vaktinin pek dar olduğunu hiçbir vakit unutmamalıdır.<br />
2. Konuşurken çok dikkatli ol! Hiçbir vakit doğruluğundan emin olmadığın bir sözü söyleme! Kafadan atma! Konuşurken de mutlaka ihtiyâtlı ol!<br />
3. İlimde fetvâ verecek bir dereceye vardığın zaman; konuşmadan, fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermekten, arslandan korktuğun kadar kork! Biri senden bir şey öğrenmek istediği zaman da, ondan hiçbir karşılık beklemeden ve ummadan kendisine doğru cevaplar vermeğe çalış. Gerekiyorsa cevap vermeden önce başkalarına da danışmaktan çekinme!</li>
<li>Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, bir gün de büyük oğlu İsmail’e nasîhat ediyordu. Ona on iki nasîhat verdi. Hakikatte bu nasîhatlar yalnız oğluna değil, bütün mü’minlere verilmiş nasîhatlardır. Kıymeti de pek büyüktür.<strong class="altbaslik">İnsana doğruluk ve saâdet yolunu gösteren bu nasîhatlar şunlardır:</strong><br />
1. Kendi malına ve hissesine kanâat eden her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman rahat edemez.<br />
2. İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.<br />
3. Kendi hatasını, noksanını bilmeyen ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır. Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve çok yazık etmiş olur.<br />
4. Başkalarının kusurlarını meydana vurmak isteyen, buna çalışan bir kimse, günün birinde kendi kusurlarının meydana vurulduğunu görerek dünyaya rezil olur.<br />
5. Müslümanlar arasında fesâd çıkarmak maksadıyla kılıç çekmiş olan bir kimsenin kanı, günün birinde yine kılıçla dökülmeğe mahkumdur.<br />
6. Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece lâyık oldukları cezayı, kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.<br />
7. İmkân ve fırsat buldukça bilgi sahibi kimselerle beraber ol. Onlardan bir şeyler öğrenmeğe bak. O zaman fazîletin artar. Merteben yükselir.<br />
8. Eğer câhil ve sefîhlerle düşüp kalkarsan, onlar seni de günün birinde kendi derecelerine düşürürler. Bu gibilerle asla yakınlık kurmayasın.<br />
9. Kötü işlerle uğraşanlara ayak uyduranlar, bir gün onlar gibi kötü olurlar.<br />
10. Her yerde hakikati söylemekten çekinmemelisin. Hatta böyle konuşmaktan sana zarar geleceğini bilsen bile sen yine de doğruyu söylemelisin! Böyle davrandığın için belki ilk zamanlarda sana zarar gelecektir. Ama sonunda böyle davranmış olduğun için ancak fayda göreceksin. Hakikati gizlediğin için fayda görebilmene imkân yoktur. Fayda gibi göreceğin şeyler de gelip geçicidir. Sonunda fayda umduğun halde büyük zarar görmen muhakkak ve mukadderdir.<br />
11. Başkalarını ayıplamaktan, başkalarının ayıbını yüzüne vurmaktan kaçınmalısın! Böyle davranmayıp ayıbını yüzüne vurursan, herkes sana düşman olur. Ve günün birinde kendi ayıplarının da yüzüne vurulduğunu görürsün.<br />
12. Bir gün bir ihtiyaç karşısında kalabilirsin. O zaman durumunu herkese açma! Herkesten yardım isteme. Ancak kerem sahibi olduklarını bildiklerinden yardım isteyebilirsin.</p>
<p>Bu on iki nasîhat, birer birer üzerinde durulacak olursa, ne derece kıymetli olduğu kolayca anlaşılır.<br />
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, oğluna bu oniki nasîhatı verdikten sonra ona şu sözleri söylemiştir:<br />
“Eğer bu nasîhatlarımı tutacak olursan, hem bu dünyada rahat yaşarsın; hem de öldükten sonra selâmete ulaşırsın.”</li>
</div>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-caferus-sadik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Musa-i Kazım</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-musa-i-kazim.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-musa-i-kazim.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 20:58:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[alevi]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Musa-i Kazım]]></category>
		<category><![CDATA[mekke]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=49</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Hicret’in 128. yılında Safer ayının 28. gününde Mekke ile Medine arasında Ebvâ denilen yerde dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, anneleri Hamide-i Berberiyye’dir. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın künyeleri; “Ebû’l-Hasan, Ebû İbrahim”dir. Lâkapları; “Kâzım, Âlim, El Abd’üs-Salih, Zeynel-Müteheccidin”dir. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın, 18 erkek 19 kız olmak üzere 37 evlâtları olmuştur. 20 yıl babalarıyla yaşamışlar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Hicret’in 128. yılında Safer ayının 28. gününde Mekke ile Medine arasında Ebvâ denilen yerde dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, anneleri Hamide-i Berberiyye’dir.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın künyeleri; “Ebû’l-Hasan, Ebû İbrahim”dir. Lâkapları; “Kâzım, Âlim, El Abd’üs-Salih, Zeynel-Müteheccidin”dir.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın, 18 erkek 19 kız olmak üzere 37 evlâtları olmuştur. 20 yıl babalarıyla yaşamışlar, ömürlerinin kalan kısmını; Mansur, Mansur’un oğulları Mehdî ve Mûsâ ile Mehdî’nin oğlu Hârun’ür-Reşid’in hükümdarlıkları devrelerinde geçirmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, çeşitli münasebetlerle kendilerinden sonra Hz.İmâm Mûsâ’i Kâzım’ın, imâmet makamına geçeceklerini bildirmişlerdir. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın bütün ashâbı ve oğulları kendilerinden sonra Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın imâmetinde, ittifak etmişlerdir.</p>
<p><span id="more-49"></span></p>
<p>Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın oğullarından Ali buyurur ki;<br />
“Babam Ca’fer bin Muhammed; «Oğlum Mûsâ’ya saygı gösterin; O evlâdımın en üstünüdür, en bilginidir; yerime geçecek olan ve Âdem evlâdı içinde, Allah hücceti bulunan o’dur buyururlardı.»” Ali, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’dan rivâyetlerde de bulunmuştur. İmâmiyye fıkhının birçok meselesi, onun rivâyetlerine dayanır.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın, zamanlarında; zühd ve takvâ bakımından eşleri yoktu. Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini itâatla, halka yardımla, halkı irşâdla geçirirlerdi; pek az uyurlardı. Münâcaatlarında ağlarlar, gece namazlarını bırakmazlar, bu sûretle kendisine uyanların, korkuyla ümid arasında bulunmasını hareketleriyle, halleriyle ihtâr etmiş olurlar, mü’minlere örnek olurlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım münâcaatlarında;<br />
“Ölüm anında rahat, hesap anında af ve mağfiret” dilerler; “Kulundan suçlar, günahlar çoğaldı; ama katından da bağışlamak pek güzel bir lûtuf ve ihsân var” buyururlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, ataları Hz.Ali’nin ve kendilerinden önceki imâmların yollarını tutmuşlardı. Geceleri içi ekmek, et, para-pul dolu zembili sırtlarına vururlar, yoksulların, kimsesizlerin, yetimlerin evlerini tek tek dolaşırlar, kendilerini tanıtmadan onların ihtiyaçlarını giderirler, yine gizlice evlerine dönerlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm’ın Medine’de, devamlı aleyhlerinde bulunan bir kişi vardı; bu işte pek ileri gitmişti. Hatta Hz.İmâm’ın ashâbından, onu öldürmek için izin isteyenler bile olmuştu. Yine birkaç zât bu istekte bulundukları bir gün;</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“Durun” buyurdular; “Şimdi ben onu uyarırım.”<br />
Ve katırlarına binip hayvanı, o adamın tarlasına sürdüler. Adam bunu görünce şiddetle bağırıp çağırmaya koyuldu. Hz.İmâm hiç aldırış etmeden o adamın yanına varıp selâm verdiler ve güler bir yüzle;<br />
“Bu hareketim sana kaça mal oldu?” buyurdular.<br />
Adam:<br />
“Yüz altına” dedi.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Bu tarladan ne kazanacaksın, ne umuyorsun?” diye sordular.<br />
Adam:<br />
“Ben gaybi ne bileyim” dedi.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Sözüme dikkat et; ben de gaybi bilmem, ne umuyorsun diyorum” buyurdular.<br />
Adam, biraz düşünüp;<br />
“İkiyüz altın” dedi.<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, koltuklarındaki keseyi çıkarıp içindeki üçyüz altını adamın ayaklarının dibine döktüler ve dediler ki:<br />
“Bu, zararının ve ümidinin karşılığı; tarlan da senin, ne kazanırsan kazanırsın; Allah umduğunu nasib etsin.”</p>
<p>Adam, bu hareket karşısında şaşırdı; birden Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın ayaklarına kapanmak istedi, Hz.İmâm ise katırlarına binip döndüler. Bundan sonra o kişi sesini kesti. Aynı adam bir gün Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ı Resûlullah’ın mescidinde görünce, Kurân-ı Kerîm’in şu âyet-i kerîmesini okuyup; «Peygamberliğini kime vereceğini Allah, daha iyi bilir.» (En’am 124. Âyet) Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın Şecere-i Nübüvvet’e mensûb bulunduğunu tasdik etti.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın bilgilerinin sınırı yoktu; olamazdı da. Hz.İmâm’ın zamanlarında, yoksullara ihsân buyurdukları keseler, Hicazlılarca dillerde söylenir olmuştu. İhsân da bulundukları keselerdeki para miktarı, iki yüzle üçyüz altın arasındaydı.</p>
<p>Abbas oğullarından Mansûr, “Seffâh-Kan dökücü” lâkabıyla anılan kardeşi Abdullah’tan, çok daha zâlim bir kişiydi. Hele Hz.İmâm Hasan evlâdının kıyâmları dolayısıyla, onlara pek çok zulümlerde bulundu, pek çoğunu şehit ettirdi. Mansûr; Abbas oğulları devletinin kurucusu olan ve kendisi tarafından “Ebû Mücrim” diye anılan Ebû Müslim’i öldürttü; amcası Abdullah bin Ali, Abbas’ı feci bir surette katlettirdi ve kendisi de Hicri 158. yılında öldü.</p>
<p>Mansûr ölünce, yerine şiire ve zevke düşkün olan oğlu Mehdî Halîfe oldu. Mehdî’nin ölümünden sonra, yerine oğlu Mûsâ’l Hâdi geçti. Mûsâ’l Hâdi’nin saltanatı da pek az sürdü ve Hicri 170. yılında o da öldü.</p>
<p>Bunlardan sonra halîfelik makamına Hicri 170. yılında, “Reşid” lâkabıyla tanınan kardeşi Hârun’ür-Reşid geçti. Hârun’ür-Reşid, saraya içkiyi, müziği ve raksı ilk olarak sokan Abbasi halîfesidir.</p>
<p>Hârun’ür-Reşid’in devri; edebiyat, ilim ve fen bakımından Abbas oğullarının en muhteşem devridir. Hârun’ür-Reşid imparatorluk sınırlarını genişletmiş, çağının tek kudretli hakimiyetini kurmuştu; fakat saraya mensûb olanlardan, saltanat erkânına dayananlardan başka, halk alabildiğine sefâlet içindeydi. Çâresizlerin feryâdlarını, iniltilerini sefâhat nâraları ve saz sesleri, duyurmamaktaydı.</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, bütün debdebesine, saltanatına rağmen bu sefâhata karşı durabilecek kudret sahiplerinden, her an korkmaktaydı; bunların başında da zamanın imâmı, Allah’ın hücceti Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım vardı.</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın üstünlüğünü bilmez değildi. Hârun, Hicri 179. yılında Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, Ravza-i Mutahhara’yı ziyâret ederken, Resûlullah’a; “Selâm sana Yâ Resûlullah, Ey amcamın oğlu” diye selâm vermişti. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın selâmlarıysa; “Selâm sana Yâ Resûlullah, selâm Ey babam” tarzındaydı. Hârûn’un içini burkutmuştu bu selâm; ama yine de Hz.İmâm’a dönüp; “Evet” demişti; “Doğru söyledin Ey Eba’l Hasan, bu övünç size düşer.”</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, Mekke-i Mükerreme’de, Hz.İmâm Mûsâ-i Kazım’a büyük bir saygı göstermiş, sonradan henüz Hz.İmâm’ı tanımayan Me’mun’a;<br />
“Bu” demişti; “İnsanların imâmıdır, Allah’ın, halka hüccetidir.”<br />
Ve bir müddet sustuktan sonra;<br />
“Ama” demişti; “Aleyhime küçücük bir hareketini duyarsam, anlarsam, bugün öptüğüm o başı kılıçla bedeninden ayırırım; çünkü saltanat kısırdır.”</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın devlet ve iktidar aleyhine kıyâm etmeyeceğini biliyordu; fakat yine de şüphe içindeydi.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, hayatta oldukça Hârun’ür-Reşid bir türlü rahat edemiyordu. Nihayet Hz.İmâm’ı tutturup zincire vurdurdu. İki mahâfil tertip ettirdi, katıra yükletti. Mahâfillerin üstleri, yanları örtülüydü. Birini Basra’ya, öbürünü Kûfe’ye yolladı. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Basra’ya yollanan mahâfildeydi. Hârun’ür-Reşid, bu tertiple Hz.İmâm’ın nereye gönderildiğini halktan gizlemek istiyordu. Hz.İmâm, Basra’da Mansur oğlu Cafer’in oğlu İsâ’nın murâkabesi altına verilerek hapsettirilmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ı şehit etmesini emreden Hârun’ür-Reşid’e, İsâ:<br />
“Bunca zamandır hapsimde; gözcülerim boyuna onu gözlüyorlar, ibâdetten başka birşeyini görmediler; hatta ne sana, ne bana, ne de başka birine ileniyor, onu öldürmem şöyle dursun, hapsedilmesine bile râzı değilim, ne yaptıracaksan başka birine yaptır, yoksa ben onu bırakmayı kuruyorum” meâlinde bir mektup gönderdi.</p>
<p>Bunun üzerine Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm’ı Bağdat’a getirtti. Bağdat’da Hz.İmâm’ı, önce Rabî oğlu Fazl’a, ondan sonra Yahyâ Bermekî’nin oğluna teslim etti. Onlar da Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’a sûikastta bulunmaktan çekindiler. Sonunda Hz.İmâm Sindî bin Şâhik adlı birisine teslim edildi.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Bağdat’da 3 yıl yaşadılar, bu müddetin çoğunu hapiste geçirdiler. Sonunda Hârun’ür-Reşid’in emriyle, Sindî adındaki kişi tarafından, kendilerine zorla zehirli hurma yedirilerek, zehirlettirildi.</p>
<p>Rivâyete göre; üç gün önce Sindî bin Şâhik, Hz.İmâm’ı tanıyan ve sayan birçok kişiyi evine çağırmış, Hz.İmâm’ı onlara gösterip hiçbir sûretle kendilerine kötülükte bulunulmadığını, haklarında saygıdan başka bir şey gösterilmediğini, cebir, şiddet ve işkence yapılmadığını, aç ve susuz tutulmadığını söylemiş, hattâ evvelce yazılıp hazırlanmış olan ve bunları ihtivâ eden bir kâğıdı da gelenlere imzalatmıştır. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım ise bu sözlere, bu harekete karşı, dokuz zehirli hurma ile zehirlendiklerini, iki-üç gün sonra vefât edeceklerini bildirmişlerdir.</p>
<p>Şehâdetleri, Hicri 183. yılı (Milâdi 799), Recep ayının 25. günüdür. Ömürleri müddeti 55 yıl, 5 ay, 18 gündür. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın cenâzeleri teşyi edilirken de, birkaç yerde ve Bağdat köprüsünde, halka; “Bu Mûsâ bin Cafer’dir; eceliyle vefât etmiştir; gelin, bakın, görün” diye münâdiler seslenmişler ve kefenleri açılıp halka gösterilmişti. Bu sûretle, tabiî ölümle vefât ettikleri hakkında, halkta umûmi bir kanâat elde edilmeye çalışılmıştır.<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Bağdat’ta “Kureyş Makberesi”denen yere defnedilmiştir. Sonradan Hz.İmâm Muhammed’üt-Takiy’de yanlarına defnedildikleri için, iki kubbeli türbelerine ve türbenin bulunduğu yere “Kâzımiyye” denilmektedir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> </p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<p class="anatabloYaziGrup">
<li>Allah’ın insanlara bir açık, fakat bir de kapalı delili vardır. O’nun açık gözle görülür delilleri; Peygamberler’dir, İmâmlar’dır. Gizli delili ise akıllarıdır. Akıllı olan helâle şükreder, harama da sabır gösterir, ona yaklaşmaz.</li>
<li>Allah’tan sakın da bâtılı, yalanı bırak. Kurtuluşun onda bile olsa, bâtıla yaklaşma. Çünkü helâkın ondadır.</li>
<li>Allah’tan sakın da doğru söyle! Hatta helâk olacağını bilsen de doğruluktan ayrılma! Kurtuluşun burdadır.</li>
<li>Biri gelir de sağ kulağınıza kötü bir söz söyler, sonra da sol kulağınıza eğilir, bu davranışından dolayı özür dilerse, onun bu özürünü kabul edin. «Hiçbir şey söylemedin ki deyin!»</li>
<li>Elinde bir ceviz olsa, halk ise elinde inci olduğunu iddia etse; ne zararı var. Avucundaki inci olsa da halk ceviz var dese, ne faydası var. Hiçbir insan yoktur ki, gönlü alçak olsun da yükselmesin! Hiçbir insan yoktur ki, kendini yüksek görsün de alçalmasın!</li>
<li>İnsanlığı olmayanın dîni yoktur. Aklı olmayanın insanlığı yoktur. Akıllı olan, yalan olduğu meydana çıkacak sözü söylemez. Verilemeyecek şeyi birinden istemez. Gücü yetmeyecek şeyi yapmağa kalkışmaz. Reddedileceğini tahmin ettiği şeyi ummaz. Başaramayacağı işe koyulmaz.</li>
<li>İyi komşuluk; eziyetten kaçmak değil, ona sabır göstermektir.</li>
<li>İyi nasîhat veren akıllı kişi ile düş kalk ki, bu doğru yolu bulmak, berekete kavuşmaktır. Başarıya ulaşmaktır. Selâmete ermektir. Akıllı kişi sana bir şey söyledi mi, onu hemen yapmalı, isteğini yerine getirmelisin! Akıllı kişinin sana söylediğinin tersini yapacak olursan, bunun karşılığında eziyet görürsün. Akıllı olmayanla, emanete hıyânet edenle, hiçbir şekilde düşüp kalkmamalısın! Bu gibi insanlardan, tıpkı yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi korkmalısın!</li>
<li>Kötü insanlara, ona lâyık olmayanlara hikmeti vermeyin. Hikmete zulüm etmiş olursunuz. Onu ehline vermekten de kaçınmayın. Ehline zulüm etmiş olursunuz.</li>
<li>Öfke, şerrin anahtarıdır. Müminlerin en olgun olanı en güzel hûylu olanıdır. Halkla karıştın mı, iyilik edebileceğin kimselerle düşüp kalk! Hilim sahibi ol! Hilim sahibi olmak büyüklüktür, iyiliktir. Sertlik ise kötülüktür. Hilim sahibi olmak, iyilik, iyi hûy bir ülkeyi mamûr eder. Rızkı çoğaltır. «İhsânın karşılığı, ihsândır.» İyilikte bulunana iyilik et! Ancak iyilik edene iyilikle karşılık vermek, o iyiliğin tam karşılığı değildir. Üstelik, ilk iyilik edende kalır. Bir karşılık beklemeden önce sen iyilik et ki, üstünlük sende kalsın!</li>
<li>Tama’dan çekin! Tamahkâr olma! Başkasının elindekinde gözün olmasın! Tamahkârlık aşağılık olmanın anahtarıdır. Aklı bozar, insanlığı giderir. Şerefi kirletir. Bilgiyi yok eder.</li>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-musa-i-kazim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Aliyy&#039;ür Rıza</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 20:55:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Aliyy'ür Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer'üs Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=47</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 150. yılında Zilkade ayının 11. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, valideleri Tâhire hatundur. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın künyeleri “Ebû’l-Hasan”dır. Lâkapları “Rızâ, Sâbir, Radıyy, Zekiyy” ve “Veliyy”dir. En meşhur lâkapları “Rızâ”dır. Allah-ü Taâlâ’ya ve Peygamberine râzı olduklarından, herkesin râzılığını kazandıklarından dolayı, bu lâkapla anılmışlardır. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın 4 erkek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 150. yılında Zilkade ayının 11. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, valideleri Tâhire hatundur.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın künyeleri “Ebû’l-Hasan”dır. Lâkapları “Rızâ, Sâbir, Radıyy, Zekiyy” ve “Veliyy”dir. En meşhur lâkapları “Rızâ”dır. Allah-ü Taâlâ’ya ve Peygamberine râzı olduklarından, herkesin râzılığını kazandıklarından dolayı, bu lâkapla anılmışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın 4 erkek 1 kız olmak üzere 5 evlâdı olmuştur. Soyları Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’tan yürümüştür. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın Hak’ka kavuştuklarında, 31 yaşındaydı.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kazım’ın ashâbından Muhammed bin İshak, Hz.İmâm’a;<br />
“Dînimin esaslarını kimden öğreneyim, bana uyacağım kişiyi bildirmez misin?” dedim.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Oğlum Ali’dir” buyurdular.</p>
<p>Esasen Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’da, kendilerinden sonra oğlu Aliyy’ür Rızâ’nın, imâm olacağını birçok vesilelerle ve birçok defa söylemişlerdi.</p>
<p>Bir gün Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, ashâbının ileri gelenlerini toplamış, onlara;<br />
“Biliyor musunuz, sizi niye çağırdım” buyurmuştur.<br />
“Bilmiyoruz” demeleri üzerine, oğlu Aliyy’ür Rızâ’yı göstererek;<br />
“Bu oğlum vasîymdir; benden sonra yerime o geçecek, halîfem o dur. Kime borcum var ise o ödeyecektir.” buyurmuşlardır.</p>
<p>Bir gün de evlâdına, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı göstererek;<br />
“Bu oğlum” buyurmuşlardır; “Âl-i Muhammed’in bilginidir.”</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, babaları Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın kendilerine;<br />
“Âl-i Muhammed’in bilgini senin sulbünde; O Emîr’ül-mü’minîn adaşıdır, keşke onun zamanına erişebilsem” diye buyurduklarını, rivâyet ederler.</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span id="more-47"></span><br />
İbrahim bin Abbas’is-Savli der ki:<br />
“Hiç kimseyi görmedim ki Hz.İmâm Rızâ’ya bir soru sorsun da cevâbını almasın, ondan bilgin bir kimseye rastlamadım. Me’mûn, ona her hususa ait sorular sorar, adeta onu imtihana çeker, fakat her sorusunun da cevâbını alırdı. Ondan üstün bir kimseyi ne gördüm, ne işittim. Sözleriyle, hareketleriyle hiçbir kimseyi incitmemiştir. Söyleyeni, sözü bitinceye kadar dinler, kimsenin sözünü kesmezdi. İhtiyacı olup da kendisine baş vuran mahrum dönmezdi.</p>
<p>Hiç kimsenin yanında, ayağını uzattığı görülmemiştir. Hizmet edenlerine bile kötü söz söylediği, kötü muamelede bulunduğu olmazdı. Yemeklerini kendisine hizmet edenlerle yer, seyisini bile sofrasına oturturdu. Sadakası pek boldu. İhtiyaç sahiplerine, muhtaç oldukları şeyleri geceleyin gizlice kendisi götürür, kim olduğunu bildirmeden verir, dönerdi. Her ayın üç günü oruç tutardı. Gece namazını pek bırakmazdı. Gece uykusu pek azdı.”</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, Hicri 193. yılında 44 yaşında öldü. 23 yıl hükümdarlık etmişti. Zamanı, İslâm tarihinin ilim, fen, sanat ve edebiyat bakımından en ileri devri olmakla beraber; zulüm, kahır, sefâhat ve sefâlet bakımından da en karanlık devriydi.</p>
<p>Hârun’ür-Reşid’in ölümünden sonra oğlu Emin saltanat tahtına oturdu. Hârun’ür-Reşid, Emin’i velîahd yapmış, ondan sonra da kardeşi Me’mûn’un, hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Emin, hükümdar olunca kardeşi Me’mûn’u velîahdlıktan azletti. Çünkü saltanatı oğlu Abdullah’a bırakmak istiyordu. Emin bu konuda kendisine engel olmak isteyen kimseyi dinlemedi ve kardeşi Me’mûn’u ortadan kaldırmak için, ordusunu üzerine gönderdi, fakat ordusu bozuldu ve kendisi Hicri 198. yılında öldürüldü. Başı, kardeşi Me’mûn’a gönderildi.</p>
<p>Rivâyete göre Me’mûn, kardeşi Emin’le savaşırken ona üst olursa, halîfeliği Hz.Ebû Tâlib soyundan en üstün birisine vermeyi adamıştı ve bu konuda şöyle söylediğini bildirirler:<br />
“Yeryüzünde Hz.İmâm Rızâ’dan daha üstün birini bilmiyorum.”</p>
<p>Halîfe Me’mûn kardeşi ile olan savaşı kazandıktan sonra, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya bir mektup göndererek, hilâfeti kendilerine terk edeceğini bildirdi. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ birçok sebepler ileri sürerek bu teklifi kabul etmediler. Me’mûn, Medine Vâlisine bir mektup gönderek Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı, Kûfe ve Kum yoluyla değil de Basra ve Ehvaz yoluyla, Merv’e göndermesini emretmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 201. yılında Mekke’den hareket ettiler. Hz.İmâm Nişabur’a gelince şehrin büyükleri onları karşıladılar. Bilginler nöbetle Hz.İmâm’ın bineklerinin yularını ellerine alıyorlar, halk her yandan bu muhteşem alayı karşılıyordu. Ertesi gün hareket ettikleri sırada Horasan’ın ünlü bilginlerinden birkaçı, Hz.İmâm’ın katırlarının yularını tutup and vererek, bir hadîs rivâyet etmelerini istediler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, mahâfilden başlarını çıkarıp şu hadîsi beyân buyurdular:<br />
“Babam Mûsâ bin Cafer-il Kâzım bana dedi ki; babam Cafer’üs Sâdık buyurdu; babam Muhammed’ül-Bâkır bana; babam Ali bin Hüseyin Zeynel Âbidin söyledi dedi. O da, babam Hüseyin bin Aliyy’iş şehit bana; babam Emîr’ül-mü’minin Ali bin Ebû Tâlib dedi ki, buyurdu; kardeşim ve amcamın oğlu Abdullah oğlu Muhammed buyurdular ki; bana Cebrâil söyledi; O da noksan sıfatlardan münezzeh ulu Allah’tan duydum, buyurdu ki; «Allah’tan başka yoktur tapacak (Lâ ilâhe ill’Allah). Bunlar benim “Ehl-i Beyt’im”dir. Kim “Ehl-i Beyt’ime” dahil oldu ise azâbımdan emindir»”</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ bu hadîs-i şerifi, altın zincirle yani “Ehl-i Beyt” yoluyla Allah-ü Taâlâdan, Cebrâil vasıtasıyla Hz.Peygamber’e; ondan, babadan oğula hep imâmlar yoluyla gelen bu hadîs-i kudsîyi buyurmuşlar ve hadîs’e şu sözleri eklemişlerdi: “Fakat şartlarıyla; bende onun şartlarındanım.” Bu sûretle imâmetin dindeki yerini bildirmişlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, gideceği yere varınca kendilerini o günkü halîfe Me’mûn, veziri, bilginler, seyyidler ve Abbas oğulları soyuna mensub olanlar karşıladılar. Hz.İmâm, Me’mûn ve veziri ile saraya vardılar.</p>
<p>Birkaç gün sonra hilâfet meselesi konuşulmaya başlandı. Me&#8217;mûn, hilâfeti Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ&#8217;ya vermek istiyordu. Hz.İmâm, bunu kabul buyurmadılar, hatta halka duyurulmamasını istediler. Bunun üzerine Me’mûn, velîahdlığı kabul buyurmalarını istedi ve bu hususta hiçbir özrünün kabul edilmeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu zorlama üzerine memleket işlerine karışmamak, hiçbir sûretle bir işe dair emir vermemek, hiçbir kimseyi bir vazifeye tayîn etmemek ve vazifeden azletmemek şartlarıyla velîahdlığı kabul buyurdular. Bu husustaki görüşüp, konuşma birkaç hafta sürmüştür.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu iş için;<br />
“Allah’ın benim ve sizin hakkınızda yapacağını, iradesinin ne olduğunu bilmem, hüküm ancak Allah’ındır” buyurmuşlardı.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, bu velîahdlığı bir fermânla tesbit ettirdi. Hicri 201. yılında yazılan bu fermâna Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, şu cümleleri yazıp imzalarını attılar:<br />
“Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla dilediğini yapan Allah’a hamdolsun; hükmünü değiştiren, takdirini reddeden yoktur. O gözlerde gizlenen kötülükleri gönüllerde örtülü olan işleri bilir. Selâvat, Peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberi Muhammed&#8217;e ve onun tertemiz soyuna.”</p>
<p>Yazılan fermân, bütün ileri gelenler tarafından imzalandı. Me’mûn, bütün ileri gelenlere, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya velîahd sıfatıyla bey’at etmelerini emretti. İlk bey’at eden, Me’mûn’un oğlu Abbas’tı. Ardından bütün devlet erkânı, Abbas oğullarının belirli kişileri, Horasan halkı, Hz.İmâm’a bey’at etti. Hicri 202. yılında halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya; “Halka bayram namazını kıldırmasını” ricâ etti. Hz.İmâm’ın özür dilemesine karşılık ricâlarını sürdürdü.</p>
<p>Bunun üzerine Hz.İmâm:<br />
“Öyleyse” buyurdular;“Ceddim Resûlullah’ın sünnetine uyacağım.”</p>
<p>Me’mûn da, herkes de, namaza nasıl gidilecek, namaz nasıl kılınacak merak içindeydi. Emevilerin, Abbas oğullarının zamanlarında, halîfelerin namaza gidişleri bir debdebe, bir tantana, bir ululuk göstergesiydi. Halîfe, altınlarla mücevherlerle süslü bineğine biner, en yeni en ihtişamlı elbisesini giyer ziynetlere gark olup çıkardı. Hademi-Haşemi de aynı tarzda kendilerini halka gösterirlerdi.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, bayram namazını kıldırması için hususi bineğini Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın bulunduğu dairenin kapısına, kullarla-kölelerle göndermişti. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bayram sabahı evden çıktılar. Üzerlerinde beyaz bir pamuk gömlek, başlarında sarık vardı. Ayakları yalındı, ellerinde de bir asâ vardı. Ashâbı ve yakınları da bu tarzda giyinmişlerdi. Biraz yürüyüp durdular ve “Allâh-ü Ekber” diye tekbir getirdiler. Tekbir sesini duyan herkes, bir ağızdan tekbir getirdi. Me’mûn’un adamları, Hz.İmâm’ı bu halde görünce, onlarda bineklerinden indiler, ayakkabılarını çıkardılar, yalın ayak yürümeye koyuldular. Hz.İmâm, bir müddet namaz-gâha doğru yürüyorlar sonra durup tekbir getiriyorlardı. Her yandan gelip toplanan halk da bir ağızdan tekbir getiriyordu. Herkes ağlamaktaydı ve heyecan içindeydi. Âdeta bütün şehir Hz.İmâm’la beraber yürümekte, Hz.İmâm’la beraber tekbir getirmekteydi.</p>
<p>Vezir Fazl, koşup bu hâli Me’mûn’a anlattı;<br />
“Bu böyle giderse ne olacağı bilinmez” dedi.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya birisini göndererek;<br />
“Size zahmet verdik, makamınıza dönün, namazı her vakit kıldıran kişi kıldırsın” buyruğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz.İmâm ayakkabılarını istedi, giyip makamına döndü. Halk da me’yus bir hâlde dağıldı.</p>
<p>Hicri 199. yılında Halîfe Me’mûn’un emriyle adamları çeşitli eyaletleri ele geçiriyor, buralarda hüküm sürüyorlardı. Bağdat’da da ayaklanmalar olmuştu. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın velîahdlık emri Bağdat’a bildirilince, Bağdatlıların bir kısmı bu emre uydu, bir kısmıysa Abbas oğullarına bağlılıkları yüzünden bu emri dinlemediler ve aynı yılın son ayında Me’mûn’u halîfe tanımadıklarını açıkladılar; yerine amcası Mehdî’nin oğlu İbrahim’i halîfe tanıyıp ona bey’at ettiler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, duyduklarını Me’mûn’a bildirdiler;<br />
“Halk” buyurdular; “Senin hareketlerini, beni velîahd yapmanı beğenmiyor; Bağdat’da savaş başladı, bana da öğüt vermek vâcîb oldu, yakınlarından da memnun değiller.”</p>
<p>Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın sözlerine uyup, Bağdat’a gitmeyi kararlaştırdı. Veziri de, kargaşalık yatışıncaya kadar Horasan’da kalınmasına taraftardı; fakat sözünü dinletemedi.</p>
<p>Sonunda Me’mûn, veziri ve Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Irak’a yöneldi, birkaç konak aşıldıktan sonra, Veziri Fazl, bir hamamda üç kişi tarafından öldürüldü. Vezir Fazl’ı öldürenler tutulup Me’mûn’un yanına getirilince, halîfe Me’mûn’un yüzüne karşı; “Senin emrinle öldürdük” dediler. Me’mûn da onları öldürttü. Bu olay Serahs şehrinde oldu.</p>
<p>Tûs şehrine yedi konaklık yer kalmıştı ki, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ hastalandılar. Tûs’a varılınca hastalık daha da şiddetlendi. Me’mûn hergün iki kere gelip Hz.İmâm’ı dolaşıyordu; kendisi de hastalanmıştı, yahut hastalanmış görünmek istiyordu.</p>
<p>Rivâyete göre; Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’da, Me’mûn da yedikleri yemekten hastalanmışlardı. Bu hadiseden sonra halîfe Me’mûn iyileşmiş, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, zehirli yemeğin tesiriyle iyileşemeyip Hak’ka kavuşmuşlardır. Bu konuda birçok kaynaklar da Hz.İmâm’ın, halîfe Me’mûn tarafından, zehirlettirildiklerini bildirirler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 203. yılında (Milâdi 818) Safer ayının 29. gününde Hak’ka vuslat etmişlerdir. Hz.İmâm’ın ömürlerinin müddeti 50 yıldır. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın kabri, İran’ın Tûs şehrinin Senâbâd köyündedir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<div class="anatabloYaziGrup">
<li>Akıllı, her insanın dostudur.</li>
<li>Bir Müslüman aklı, onda on hûy olmadıkça tamamlanmaz:<br />
Ondan ancak hayır umulur. Halk onun şerrinden emindir. Başkasında gördüğü iyi şeyleri büyütür de kendi yaptığı iyi işleri küçük ve az görür. Ona biri muhtaç olursa, bundan dolayı bir kibir duymaz. Ömrünün uzun oluşu, onu devamlı bir şekilde daha fazla bilgi edinmekten alıkoymaz. Onun için, Allah için fakirlik, zenginlikten çok daha kıymetlidir. Allah için fakir düşmek, yükselmekten daha iyidir. Sabırlıdır. İstediği şeye saldırmaz. Gördüğü kimse için «Belki benden daha hayırlıdır» der. Çünkü insanlar iki kısımdır: Bir kısmı ondan daha hayırlı, bir kısmı ise ondan daha hayırsızdır, bunu bilir. «Belki onun hayrı gizlidir de benden yücedir. Benim ise hayır bildiğim şey kötüdür» diye düşünür. Kendisinden daha hayırlı bir kimse ile tanıştı mı, ona büyük saygı gösterirse kendi derecesi de artar. Hayırlı daha temiz olur. İyi bir adla anılır. Zamanın ulusu olur.</li>
<li>Cenâb-ı Hak mal ziyanı etmeyi (isrâfı), fazla mal istemeyi ve dedikoduyu sevmez.</li>
<li>Cömert olan, bir yere davet edildi mi, benim de yemeğimi yesinler diye o davete gider. Hasis kişi ise sonra benim de yemeğimi yemek isterler düşüncesiyle, daveti kabul etmez.</li>
<li>Çok namaz kılmak, çok oruç tutmak ibâdet değildir. İbâdet, Allah’ın yaptıklarını ve emirlerini çok düşünmektir.</li>
<li>Dünyada şunlar yoktur: Hasis insanın rahatı, hased edici kıskancın, dünyadan zevk ve lezzet alması, çabuk usananın vefâsı, yalancının insanlığı.</li>
<li>Ecel, isteğin âfetidir. İhsânda bulunmak, tedbirli insanın kazancıdır. İleri gidiş, kuvvet sahibinin felâketidir. Hasislik, şerefi alır götürür. Halkın en ulusu, iyilikte bulunanı; İyilikte bulunanın yardımına koşanı, yardım umanın ümidini gerçekleştireni, bir şeyi isteyenin isteğini yerine getireni, hayatta iken dostlarının, öldükten sonra da arkasından ağlayanların çoğalmasını isteyen ve buna göre davranan kişidir.</li>
<li>Her insanın baş düşmanı bilgisizliktir.</li>
<li>Her kim yaptıklarının muhasebesini kendi kendine yaparsa, bundan ancak kârlı çıkar. Kim bundan gaflet ederse sonunda zarar görür. Korkan ve çekingen emniyeti bulur. İbret alan görüş sahibi olur. Görmesini bilen anlar. Anlayan bilir. Bilgisiz dost, insan için sıkıntıdır. Malın en kıymetli olanı, insanın şerefini koruyan maldır. Aklın üstünü, insanın kendisini olduğu gibi bilmesi tanımasıdır. Îman sahibi kızdı mı, temkini elden bırakmaz da hiddeti aşmaz. Râzı oldu mu, bâtıla boyun eğmez. Gücü yettiği zaman da hakkından fazlasını almaz.</li>
<li>İnsanların hayırlıları şunlardır: İyilik ettiler mi sevinirler. Kendilerine karşı işlenen suçu bağışlarlar. Kendilerine bir şey verildi mi, şükür ederler. Bir felâkete uğradılar mı sabrederler.</li>
<li>İnsanlığı artan kimse herkes tarafından öğülür. Fakat o buna kıymet vermez.</li>
<li>Susmak, hikmet kapılarından bir kapıdır. Susmak, sevgi kazandırır. Susmak, her hayırlı işin kılavuzudur.</li>
</div>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
