<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz Ali &#187; İslam</title>
	<atom:link href="http://www.hzali.net/tag/islam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hzali.net</link>
	<description>HzAli Hz Ali Hazreti Ali Hz. Ali</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Feb 2010 10:34:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>ŞEHÂDET</title>
		<link>http://www.hzali.net/islam/sehadet.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/islam/sehadet.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2009 22:59:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[islamın şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[şehadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hzali.net/?p=171</guid>
		<description><![CDATA[Hazır olma; kesin haber; insanın kat&#8217;i olarak bildiği bir şeyi, Yüce Allah&#8217;ın huzurunda olduğu kanaatiyle dosdoğru haber vermesi, şahitlik etme, tanıklık; açık belirti; şehîd olma, şehîdlik; yemin, bildiği şeyleri itiraf etme. Şehâdet, arapça bir kelime olup &#8220;Şe-hi-de&#8221; fiilinden türeyen bir mastardır. Aynı zamanda, müstakil bir isim olarak da kullanılır. &#8220;Şühûd&#8221; ile eş anlamlıdır. Zıddı, &#8220;gayb&#8221;dır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Hazır olma; kesin haber; insanın kat&#8217;i olarak bildiği bir şeyi, Yüce Allah&#8217;ın huzurunda olduğu kanaatiyle dosdoğru haber vermesi, şahitlik etme, tanıklık; açık belirti; şehîd olma, şehîdlik; yemin, bildiği şeyleri itiraf etme.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet, arapça bir kelime olup &#8220;Şe-hi-de&#8221; fiilinden türeyen bir mastardır. Aynı zamanda, müstakil bir isim olarak da kullanılır. &#8220;Şühûd&#8221; ile eş anlamlıdır. Zıddı, &#8220;gayb&#8221;dır. Bilinen, görünen âleme şehâdet alemi dendiği gibi, görünmeyen âleme de gayb âlemi denir.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet&#8217;in ismi faili, &#8220;şâhid&#8221; dir. O da, bir yerde bulunan, bir şeyi gören ve gördükleri ile bildikleri konusunda bilgi veren kimse, tanık, bir akdin yapılması sırasında taraflardan birinin yanında hazır bulunan, doğrulayan, ispat eden, Allah&#8217;ın birliğine şehâdet eden demektir. Şehâdet&#8217;in çoğulu, şehâdât&#8217;dır (Rağıb el-İsfâhânî, el-Müferedât, Mısır 1961, 267 vd. &#8220;şehide&#8221; mad.).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet kelimesi,<strong> &#8220;Eşhedu en la ilâhe illâllah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluhu&#8221;</strong> olarak bilinen Tevhid cümlesidir. &#8220;Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in onun kulu ve resulü olduğunu şehâdet ederim&#8221; demektir.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Bu cümle, bir nevi İslâm dinine giriş sayılır. Bu cümleyi inanarak söyleyen kişi, imân sahibi olarak kabul edilir. Şehâdet kelimesi, imân esaslarının özeti durumundadır.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet kelimesinde, Allah ve Rasûlü hakkındaki imân ve inanç duyguları itiraf edildiği, dile getirildiği için, ona şehâdet kelimesi denmiştir.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet parmağı ise, şehâdet getirilirken, kaldırılan baş parmaktan sonraki işâret parmağıdır.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span id="more-171"></span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet kelimesi, Kur&#8217;an&#8217;da 20 küsûr yerde geçmektedir. Aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, 150 civarında yerde bulunmaktadır.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Yüce Allah, Kur&#8217;an&#8217;da: &#8220;(O gün) şahidlik edene, şahidlik edilene (görenlere ve görülenlere) andolsun ki&#8221; (el-Bürûc, 85/3) diye buyurarak şehâdet konusu ile yemin etmiştir. Bu vesileyle, şahâdetin önemine işâret buyurmuştur.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Kur&#8217;an&#8217;da, İsâ (a.s)&#8217;a tam inanan, onunla berâber Allah&#8217;ın yoluna baş koyan, bu uğurda her şeylerini fedâ eden havarilerden bahsedilirken, şöyle dua ettikleri haber verilmiştir:</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;Rabb&#8217;imiz, senin indirdiğine inandık; peygambere uyduk. Bizi şahitlerle beraber yaz&#8221; (Alî İmran, 3/53).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;e de tam manasıyle inanan kamil imân ehli de, aynı şekilde dua etmişlerdir ve onların da duaları Kur&#8217;an&#8217;da haber verilmiştir: Resûle indirilen Kur&#8217;an&#8217;ı dinledikleri zaman, tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabb&#8217;imiz, inandık; bizi şâhidlerle yaz!&#8221; (el-Mâide, 5/83).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Şehâdet&#8217;i çeşitli yönlerden ele alıp incelemek, üzerinde durup açıklamak mümkündür. Her şeyden önce Kur&#8217;an, şehâdeti dünya hayatından önceki, dünya hayatındaki ve âhiret hayatındaki şehâdet diye üç kısma ayırmıştır.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Birincisi, Allah ile insan arasında ki ezelî mukavele sırasında, insan yaptığı şehâdettir:</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;Rabb&#8217;im, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhid tutarak: Ben sizin Rabb&#8217;iniz değil miyim? (demişti). &#8220;Evet, buna şâhidiz!&#8221; dediler. Kıyâmet günü, Biz bundan habersizdik!&#8221; demeyesiniz&#8221; (el-A&#8217;raf, 7/172). Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Yüce Allah, âhirette peygamberler ve insanların kendi vücut organlarının şehâdette bulunacaklarını haber vermiştir. Allah&#8217;ın her şeyi gördüğü, insanların yaptıkları her şeyin şahidi olduğu, çeşitli âyetlerde dile getirilmiştir. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;De ki: &#8220;Ey kitâb ehli, Allah yaptıklarınızı görüp dururken neden Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?&#8221; (Alî İmran, 3/98).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur&#8217;an)&#8217;ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb&#8217;inin her şeye şâhid olması, (her şeyi görmesi sana) yetmez mi?&#8221; (Fussilet, 41/53)</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir. Allah, her şeye şâhiddir.&#8221; (el-Bürûc, 85/9)</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Kur&#8217;an, Allah&#8217;ı insana şah damarından daha yakın olarak tanıtmaktadır:</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. (Çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız&#8221; (Kaf, 50/16).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">İnsanlar daima Yüce Allah&#8217;ın kontrolü altında bulunduklarına, âhirette her yapılanın ortaya çıkarılacağına inanarak hareket ettikleri zaman, daima kötülüklerden uzak olurlar. Bu inançtan uzak olan bir insan, her fırsatta dilediği kötülüğü yapar. Yeryüzündeki hiç bir hükümdar, insanları her zaman ve her yerde kontrol altında tutamaz. İnsanlar tenha yerlerde, onların kontrollerinin dışında kalınca, kuralların dışına çıkar ve diledikleri gibi hareket ederler. Ama her zaman ve her yerde Allah&#8217;ın kontrolünün altında olduğuna inanan insanlar, hiç bir zaman ve hiç bir yerde, Allah&#8217;ın emir ve yasaklarına aykırı hareket edemezler. Çünkü onların, Allah&#8217;ın murakabesinin dışında hiç bir yerleri ve zamanları yoktur. Âhirette Yüce Allah&#8217;ın iyi ve kötü, her türlü hareketleri için şehâdette bulunacağına inanır ve ona göre iyi hareketlerde bulunurlar. Bu inanç, insan hayatında bu derece olumlu yönden etkili olmaktadır (Seyyid Kutub, Fi Zilâli&#8217;l-Kur&#8217;an, Beyrut 1971, VII, 555 vd).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Yukarıda arzedilen âyette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah&#8217;ın insanlara şah damarından daha yakın olduğunu düşünmek ve ona göre hareket etmek, insanı ihsan (iyilik) denilen yüce bir mertebeye de ulaştırır. İhsan, insanın Allah ile beraber olma şuuruna ulaşması demektir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;e: &#8220;İhsan nedir?&#8221; diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: &#8220;Allah&#8217;ı görüyormuşsun gibi O&#8217;na ibâdet etmektir. Her ne kadar sen O&#8217;nu görmüyorsan da, O seni görüyor&#8221; (Buhârî, İmân, 37; Müslim, İmân, 57; Ebû Davûd, Sünne, 16; Tirmizî, İmân, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, 1, 27, 51,53, 219, II, 107, 426, IV, 129, 264).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Yüce Allah&#8217;ın başka bir âyette: &#8220;Muhakkak ki Rabb&#8217;in, her an gözetlemededir&#8221; (el-Fecr, 89/14) demesi, bu konuyu ne kadar da te&#8217;kid etmektedir!&#8230; Bu konu Kur&#8217;an&#8217;ın daha bir çok yerinde anlatılmakta ve insanlara bu inanç aşılanmaktadır (Bk. Kaf, 50/17; es-Secde, 32/6; ez-Zümer, 39/46; el-Haşr, 59/22; el-Cum&#8217;a, 62/8; el-En&#8217;am, 6/19).</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Bilindiği gibi, Allah&#8217;ın isimlerinden biri de &#8220;Şehîd&#8217; dir.</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">Yüce Allah her ümmete peygamber göndermiştir. Bu peygamberler de âhirette ümmetleri hakkında şahâdette bulunacaklardır. Bu hususu açıklayan bir âyetin meâli şöyledir:</span></p>
<p style="font-family: arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;">&#8220;Her ümmetten (inançlarının bozukluğuna, işlerinin kötülüğüne tanıklık edecek) bir şahit getirdiğimiz zaman%2</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/islam/sehadet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Nedir?</title>
		<link>http://www.hzali.net/islam/islam-nedir.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/islam/islam-nedir.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2009 22:49:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[cibril]]></category>
		<category><![CDATA[fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[fatiha hz. ali]]></category>
		<category><![CDATA[fatiha suresi]]></category>
		<category><![CDATA[H.z Alinin sözleri (selam vermek)]]></category>
		<category><![CDATA[hz isa nedir iman]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[hz.Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[melekler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hzali.net/?p=167</guid>
		<description><![CDATA[İslam&#8217;ı anlamak ve yaşamak Hz. Peygamber&#8217;i ve O&#8217;nun hayat pratiğini bilmeyi gerekli kıldığı gibi, O&#8217;nu anlamak ve tanımak da, ancak İslamın temel inanç esaslarını doğru kavrayabilmekle mümkün olur. Bu amaçla Sonpeygamber.info’da &#8220;İslam&#8221; başlığı altında İslam&#8217;ın temel inanç esaslarını, Din nedir?, İnsan dine neden ihtiyaç duyar?, İslam&#8217;ı diğer dinlerden ayıran özellikler nelerdir? gibi soruların eşliğinde dikkatlerinize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İslam&#8217;ı anlamak ve yaşamak Hz. Peygamber&#8217;i ve O&#8217;nun hayat pratiğini bilmeyi gerekli kıldığı gibi, O&#8217;nu anlamak ve tanımak da, ancak İslamın temel inanç esaslarını doğru kavrayabilmekle mümkün olur. Bu amaçla Sonpeygamber.info’da</em> &#8220;İslam&#8221; <em>başlığı altında İslam&#8217;ın temel inanç esaslarını, Din nedir?, İnsan dine neden ihtiyaç duyar?, İslam&#8217;ı diğer dinlerden ayıran özellikler nelerdir? gibi soruların eşliğinde dikkatlerinize sunuyoruz. Bu bölüm İlahiyatçı Fatma Bayram tarafından hazırlanmıştır.</em></p>
<p><strong>Tanımı</strong></p>
<p>Sözlükte barış ve barış içinde olmak; teslimiyet, boyun eğme ve ihlâs; selam vermek anlamlarına gelen İslam her durumda selam ve selamet kökünden gelmektedir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de özel anlamda din kelimesiyle İslam kastedilmiş (Al-i İmran 3/99), İslam&#8217;la din adeta eş anlamlı iki kelime olarak kullanılmış ve bütün peygamberlerin getirdiği dinin İslam olduğu ifade edilmiştir (Al-i İmran 3/85; Nisa 4/125; Maide 5/3; Şura 42/13).</p>
<p><em>&#8220;Allah katında din şüphesiz İslam&#8217;dır&#8221;(</em>Al-i İmran 3/19; Bakara 2/193). <em>&#8220;Kim İslam&#8217;dan başka bir dine yönelirse, onun dini kabul edilmeyecektir, o ahirette de kaybedenlerdendir.&#8221;</em> (Al-i İmran 3/185) ayetleri aslı itibariyle hak din olduğu halde zamanla tahrif edilmiş dinlerin artık geçerliliğinin kalmadığını vurgulamaktadır.</p>
<p>Kur&#8217;an dilinde İslam Allah&#8217;a bağlılık ve boyun eğmeyi ifade eder. Allahtan başkasına ve hak dışında şeylere bağlılık O&#8217;na isyan manasına gelir. Allah&#8217;a, Allah&#8217;tan gelene ve hakka bağlılıktan doğan bu vicdan diğer bir deyişle hakperestlik olarak özetlenebilir. Böyle bir vicdan hakikate, kendi açısından ve kendini merkeze alarak değil, Allah katındaki değerine göre kıymet verir. Böylesine bir hak sevgisinin yerleştiği gönüllerde ise taassuptan eser kalmaz.</p>
<p><span id="more-167"></span></p>
<p> </p>
<p>İslam kelimesi aynı zamanda barış ve selamet anlamına gelir. Bu nedenle İslam bütün mahlûkatı içine alan sevgi ve merhametin dinidir. Başkalarının hakkına saygılı olmak ve hiçbir yaratılmışa zarar vermemek gerçek mü&#8217;min olmanın şartıdır.</p>
<table style="width: 75%;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td style="border-right: medium none; border-top: 1px solid; border-left: medium none; border-bottom: 3px solid;" width="100%" bordercolor="#b25808"><span style="color: #b25808; font-family: verdana,geneva;"><strong>İslam dini yeni bir din değil, ilk insandan bu yana yenilenerek gönderilmiş ezeli bir dindir. Kur&#8217;an&#8217;da da İslam ilk insandan bu yana gönderilen dinlerin ortak adı (ve sıfatı) olarak kullanılır. </strong><strong></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p> </p>
<p><strong>Özellikleri</strong></p>
<p>İslam aynı zamanda insanın yaratılış özelliklerine uygun bir dindir. Çünkü insan ve İslam, aynı kaynaktan gelmektedir. İslam insan içindir. İnsanı tüm iç ve dış yönleriyle gayet iyi tanıyan yaratıcısının insan için uygun gördüğü inanç, ahlak ve yaşam kurallarından bahseden sistemin adıdır. İnsanın her iki dünyada nasıl mutlu olabileceğinin yollarını gösterir. İnsana kalsa bilemeyeceği, gayba dair gerçekleri ona gerektiği kadar açıklayan, ilahi bilgiye dayalı evrensel bir dindir.</p>
<p>İslam dini yeni bir din değil, ilk insandan bu yana yenilenerek gönderilmiş ezeli bir dindir. Kur&#8217;an&#8217;da da İslam ilk insandan bu yana gönderilen dinlerin ortak adı (ve sıfatı) olarak kullanılır. Allah&#8217;ın ezeli dininin varlığı insanlar tanısalar da, tanımasalar da bir hakikattir. Gerçeği gerçek olarak kabul etmekte direnmek nasıl insan için çıkar yol değilse ve hakikatten yararlanmak nasıl ki ancak onu tanımakla mümkün olabilirse Allah&#8217;tan gelen ilahi irşadı (rehberlik ve yönlendirmeyi) tanımaları da insanların kendi istifadelerinedir. Cehalet nasıl ki ilmi gerçekleri ortadan kaldırmıyor, sadece cahillerin bu gerçeklerden yararlanamamasına neden oluyorsa, aynı şekilde İslam dini de böyledir. Herkes ne derse desin Allah birdir ve her şeyin yaratıcısı ve yöneticisidir.</p>
<p>İslam dini Yüce Allah&#8217;ın gönderdiği en son dindir. Ondan sonra yeni bir din gelmeyecek ve hükümleri kıyamete kadar devam edecektir. Bunun en önemli delili İslam dininin kutsal kitabı olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilk nazil olduğu günden bugüne kadar bozulmadan gelmiş olması ve her çağda yaşayacak insanların Allah&#8217;ın insanlıktan muradının ne olduğunu öğrenebilme imkânına birinci elden sahip olabilmesidir. Ayrıca son peygamber Hz. Muhammed (sav)&#8217;in hayatı hiçbir tarihi şahsiyete nasip olmamış bir açıklık ve kesinlikle, bütün detaylarıyla bizlere kadar ulaşmış ve böylece bir peygamberin getirdiği kitapla birlikte o kitaba dair yorum ve uygulamaları da her devir insanın ulaşabileceği bir bilgi olarak muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Bu özellikleri nedeniyle İslam evrensel bir dindir aynı zamanda. Bütün dünya milletlerine ve bütün zamanlar için gönderilmiştir. Bu özelliği de hükümlerinin yerel özellikler ve esasa dair olmayan detaylarla sınırlanmamış olmasına bağlıdır. İslam bütün insanlığın her zaman ve zeminde uygulayabileceği bir kolaylık dinidir. Aşırılıklar içermez. Getirdiği hüküm ve ilkeler hayatla çelişmediği gibi fazilet ve üstün ahlaka dair tavsiyeleri de hayatı terk etmeyi ve insan doğasına ters düşmeyi gerektirmez.</p>
<p>İnsanın Allah&#8217;ın yolunu görebilmesi, onu diğer sapkın yollardan ayırt edebilmesi ve içtenlikle ona tabi olabilmesi, her şeyden önce Yaratıcısını eşsiz, biricik tanrı olarak tanıması ve kendi üzerinde O&#8217;ndan üstün bir güç görmemesi ile mümkündür. İşte bu nedenle İslam dini tam olarak Allah&#8217;ın birliği esasına dayanır.</p>
<p><strong>Genel Olarak Mahiyeti ve İçerdiği Hükümler</strong></p>
<p>Âlemi yoktan var eden Allah, varlığın işleyişi ile ilgili kuralları da onların her birinin doğasına işlemiştir. Sadece insanı, doğasının mecbur ettiği yönlendirilişler yanında kendi seçimlerini de yapabilecek kabiliyette yaratmıştır. Biyolojik varlığının yönlendirmeleriyle ahlaki tercihleri arasında adil ve hakkaniyete dayalı bir yol tutabilmesi insanoğlunun ezeli ve ebedi sorunlarının başında gelir. Var oluşunun ilk gününden itibaren Allah&#8217;ın gönderdiği dinler, insanı, bedeni ile ruhunun isteklerini, birini ötekine feda etmeyecek dengeli bir yol tutarak karşılayabilmesi konusunda aşırılıklardan ve bunun sonucu olabilecek her türlü sapmadan koruyabilmek içindir.</p>
<p>İnsanın Allah&#8217;ın yolunu görebilmesi, onu diğer sapkın yollardan ayırt edebilmesi ve içtenlikle ona tabi olabilmesi, her şeyden önce Yaratıcısını eşsiz, biricik tanrı olarak tanıması ve kendi üzerinde O&#8217;ndan üstün bir güç görmemesi ile mümkündür. İşte bu nedenle İslam dini tam olarak Allah&#8217;ın birliği esasına dayanır. İnsanın kendi üstünde bir otorite ve sığınılacak güç olarak Allah&#8217;tan başkasını görmemesi demek olan &#8220;Tevhit&#8221; inancı İslam&#8217;ın özünü oluşturur. Bu inanç kişinin tüm benliğinde yerleşmedikçe davranışlarının (doğru bir amaç ve istikamet taşıması mümkün olamayacağından) Allah katında bir değeri yoktur. İslam&#8217;a göre din insanların icat ettiği işlerden biri olmadığı gibi peygamberlerin ilahlığı iddiası da yanlıştır. Peygamberler din koyucu değil, Allahın dinini nakil ve tebliğ eden kişilerdir.</p>
<p> Allah&#8217;a iman ve bunun etrafında oluşturulan inanç sistemi İslam dininin temelini oluşturur. Dinin ikinci unsuru olan ibadetler, Allah&#8217;a itaatin biçimsel göstergeleri sayılır. Allah inancının zihinlerde saklı kalması yeterli olmayıp bu inancın davranışlarla gösterilmesi gerekir (bu insan doğasının iki yönlü oluşunun zorunlu sonucudur). Bu davranışların nasıl olması gerektiğini, yani kendisine nasıl kulluk edileceğini Allah peygamberleri vasıtasıyla insanlara öğretmiş ve kendisine bu şekilde ibadet etmemizi emretmiştir. Dinin üçüncü unsuru olan ahlak, inanç ve ibadet yoluyla tesis edilmiş bulunan insan-tanrı ilişkisinin dünyevi planda her türlü tutum ve davranışa yansıması olarak değerlendirilir.</p>
<p>Dinin asli unsurlarından olan iman bir bakıma dinin Tanrı&#8217;yı tanıma ve bilme (marifetullah) boyutunu, ibadetler Tanrı&#8217;ya itaat boyutunu ve ahlak ise Tanrı&#8217;yı sevme (mahabbetullah) boyutunu teşkil eder. İmanın akıl ve bilgi, ibadetlerin inanç ve kanaat, ahlakın ise gönül ve duygu kaynaklı olması her birinin mahiyeti gereğidir.</p>
<p>Her şeyin başında bir müminin inanması gereken hususları belirleyen hükümlere <strong>&#8220;itikadi hükümler&#8221; </strong>denir. İnançla alakalı olmayan ve insan davranışlarının hak nazarındaki kıymetini gösteren hükümlere <strong>&#8220;ameli hükümler/şeriat&#8221;</strong> ve son olarak da inançtan doğan ve yine dönüp inancı takviye eden ve Allahın emrettiği istikameti başarmayı temin eden ahlaki alışkanlıklarla ilgili hükümlere de <strong>&#8220;ahlaki hükümler&#8221;</strong> denilmiştir.</p>
<p>İnsanı iç dünyasından kavrayan &#8220;Allah&#8217;a karşı sorumluluk duygusu&#8221;nu ve bunun sonucu olan ilahi hükümleri kabul etmeyenler toplumsal düzeni ve huzuru temin etmek için yalnızca insanın dışından gelen güçlere dayanan bir uygulamaya sığınırlar ki bu da sonuçta insanın iç dünyasındaki hukuk ve adalet duygusunu tamamen yok eder. Bu nedenle İslami hükümler Allahın hakkı, kulların hakkı ve ikisinin bir arada bulunduğu durumlar olmak üzere sınıflandırılır.</p>
<p>İslami hükümlerin içinde insan aklının ve mantığının red ve iptal edebileceği hiçbir hüküm yoktur. İnsanların icad ettiği hükümlerden en büyük farkı ise insanların aynı hükümlere zaman içinde ulaşması mümkün olsa bile bu hükümlerin beşer kalbine dini hükümler kadar nüfuz etmesinin imkânsızlığıdır.</p>
<p><strong>Fatiha Sûresi: İslam&#8217;ın Özü</strong></p>
<p>Bu sure Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bütün amaçlarını; getirdiği hükümleri öz olarak ihtiva etmektedir.</p>
<p>İnsan hayatını düzene koymak ve insanı her iki dünyada iyi ve güzel olana ulaştırmak Kur&#8217;an&#8217;ın en temel hedefidir. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle bir sistem oluşturacak olan kurallara ihtiyaç vardır.  Bu ilkelerin Allah tarafından konulduğunun bilinmesi ve sonuçta insana ilahi bir karşılık olacak olan ceza ve mükâfat vaadi içermesi kuralların uygulanmasının en önemli şartlarındandır. Fatiha suresi kulluk, sorumluluk ve akıbet bilincini özet olarak ifade eden ve günlük namazların her rekatında  (bu da ortalama günde 40 kere demektir) okunarak bu bilinci canlı tutan bir suredir.</p>
<p>Bütün bu özellikleriyle İslam dininin temel ilkelerinin bir özeti olan Fatiha sûresi önce rabbimiz olan Allah&#8217;a hamd ve şükür görevimizi bize hatırlatır. Hamd ve şükür insanın mazhar olduğu ve olacağı bütün nimetlerin kaynağıdır. Allaha karşı kulluk görevlerimizin ilki ve en önemlisidir. </p>
<p>Sonra O&#8217;na nasıl ve hangi duygularla kulluk edilebileceğini gösterir. Kulluk (ibadet) daha evvel verilmiş nimetlerin bir sonucu olduğu gibi gelecekte verilecek olanlara da sebep teşkil eder. Bu da iyiliği sırf iyilik olduğu için yapacak derecede kemale ulaşamamış ortalama insanın dünyevi-uhrevi beklentiler için sadece Allaha yönelmesini temin edip kullara kulluktan kurtararak ona yine de bir seviye sağlar.</p>
<p>En son olarak da bir insanın rabbinden isteyebileceği bütün hayırları içinde toplayan bir dua ile son bulur. Dinin insanlara sağlayacağı en büyük faydanın onları Allahın nimetlerine eriştirmek olduğunu ifade ederek gösterdikleri kulluğun mükâfatlandırılacağını müjdeler.</p>
<p>Fatihanın meali:</p>
<p><em>&#8220;Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla&#8230;</em></p>
<p><em>Hamd alemlerin rabbi Allah&#8217;a mahsustur. </em></p>
<p><em>Rahman ve Rahim&#8230;</em></p>
<p><em>Ödül ve ceza gününün tek hakimi&#8230;</em></p>
<p><em>(Rabbimiz!)Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet! Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!&#8221;</em></p>
<p>İslam Allah inancı hususunda gerek Yahudilerin gerekse Hıristiyanların sonradan düştükleri yanlışlık ve aşırılıkları düzeltmiş, Tanrı&#8217;nın beşerileşmesini veya beşerin tanrılaşmasını reddetmiş, bu noktada Hz. Musa ve Hz. İsa&#8217;nın hakiki mesajını hatırlatarak Allah&#8217;ın bir ve benzersiz olduğunu vurgulamıştır.</p>
<p><strong>İslam Ve Diğer Dinler</strong></p>
<p>İslam dini kendinden önce gelen bütün peygamberleri ve ilahi kitapları tasdik eder. Onların zaman içinde insanlar tarafından bozulmuş olan hususlarına işaret ederek tashih eder.</p>
<p>Bugün ilahi kaynağa dayalı dinler olarak kabul edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet&#8217;in temel özelliklerini ve İslam dininin diğer ikisinden farklı olduğu yönleri şu şekilde tespit etmek mümkündür:</p>
<p>İslam Allah inancı hususunda gerek Yahudilerin gerekse Hıristiyanların sonradan düştükleri yanlışlık ve aşırılıkları düzeltmiş, Tanrı&#8217;nın beşerileşmesini veya beşerin tanrılaşmasını reddetmiş, bu noktada Hz. Musa ve Hz. İsa&#8217;nın hakiki mesajını hatırlatarak Allah&#8217;ın bir ve benzersiz olduğunu vurgulamıştır.</p>
<p>Meleklerin Allah&#8217;ın oğulları ve kızları olduğu iddiasını ve beşeri şekillerdeki tasvirlerini reddederek hem Yahudi ve Hıristiyanların düştükleri yanlışı göstermiş hem de Allah&#8217;ın yüceliğini vurgulamıştır.</p>
<p>Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, Allah tarafından Hz. Musa ve Hz. İsa&#8217;ya verilmiş kutsal kitapları orijinal şekilleriyle muhafaza edememişlerdir. Tevrat ve İncil zaman içinde ya kaybolmuş ve yeniden yazılmış, ya da çeşitli ilave ve eksiltmelere maruz kalmıştır. Kur&#8217;an-ı Kerim ise hem vahyedildiğinde yazıya geçirilmiş olması hem de ezberlenmek suretiyle muhafaza edilmesi yönüyle orijinal ve aslına uygun şekliyle günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p>Yahudilik ve Hıristiyanlık sonradan tahrif edilmelerinin bir sonucu olarak peygamberlerle ilgili çeşitli iddia ve iftiralarda bulunup kendilerinden sonra gelen peygamberleri kabul etmezken İslam, hem bütün peygamberlere imanı şart koşmuş hem de onları layık oldukları güzel vasıflarla anmıştır.</p>
<p>Yahudilik dünya hayatına, Hıristiyanlık da dünyadan uzaklaşıp manevi hayata daha çok ağırlık verirken İslam her ikisi arasındaki dengeyi korumuştur. Madde-mana, dünya-ahiret dengeleri açısından en ölçülü ve kolayca yaşanabilir; çeşitli emir ve hükümlerde kolaylığı öngörmesi açısından en kolay olan din İslam&#8217;dır.</p>
<p>İslam, diğer dinlerde var olan bazı ağır dini sorumlulukları ortadan kaldırmış, insanın yaratılışına en uygun ve yaşanabilir kuralları sunmuş, böylece dini daha da ağırlaştıran ve yaşanmasını zorlaştıran din yorumcularına da önemli bir uyarıda bulunmuştur.</p>
<p>İslam dininin inanç, ibadet ve ahlakla ilgili temel prensiplerini öz olarak anlatması açısından Cibril hadisi olarak meşhur olan diyalog burada zikredilebilir. Bu diyalogda geçtiğine göre vahiy meleği Cibril, bir gün dini öğretmek üzere Hz. Muhammed (sav)&#8217;e gelmiş, ona iman, İslam ve ihsanın ne demek olduğunu sormuş ve bunları yine kendisi cevaplamıştır. Cibril imanı Allah&#8217;a, ahiret gününe, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve kadere inanmak olarak; islam&#8217;ı şirk koşmaksızın sadece Allah&#8217;a ibadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve haccetmek olarak; ihsanı da Tanrı&#8217;yı görüyormuşçasına ibadet etmek olarak açıklamıştır (Buhari, &#8220;İman&#8221;. 1)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/islam/islam-nedir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz.Ali&#039;den Öz Deyişler(*)</title>
		<link>http://www.hzali.net/hz-ali/hz-aliden-oz-deyisler.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/hz-ali/hz-aliden-oz-deyisler.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jul 2009 12:24:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[aleviler]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[HZ.Ali\'nin özdeyişleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[özdeyişler]]></category>
		<category><![CDATA[sünnet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hzali.net/?p=150</guid>
		<description><![CDATA[1. Acelenin meyvesi yanlışlıktır. 2. Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır. 3. Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir. 4. Adalet için en büyük talihsizlik, devleti idare edenin zalimliğidir. 5. Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin ise süsü ve güzelliğidir. 6. Adalet ve eşitliği gözetme, siyasetlerin en iyisidir. 7. Adil ol, kudretin sürekli olsun. 8. Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir. 9. Affedilmeyecek günah, insanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: x-small; font-family: verdana,geneva;">1. Acelenin meyvesi yanlışlıktır.<br />
2. Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.<br />
3. Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.<br />
4. Adalet için en büyük talihsizlik, devleti idare edenin zalimliğidir.<br />
5. Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin ise süsü ve güzelliğidir.<br />
6. Adalet ve eşitliği gözetme, siyasetlerin en iyisidir.<br />
7. Adil ol, kudretin sürekli olsun.<br />
8. Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir.<br />
9. Affedilmeyecek günah, insanların bir birlerine olan zulmüdür.<br />
10. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyiniz.<br />
11. Ahdini bozmak Allah’ı ve halkı gazaplandırır.<br />
12. Ahmak, her lafın başında yemin eder.<br />
13. Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.<br />
14. Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.<br />
15. Akıl gibi zenginlik cehalet gibi yoksulluk yoktur. Edebe uymak bir kazanç, danışmak bir güçtür.<br />
16. Akıllı bir insan fakir olabilir. Fakat o hiç kimsenin sadakasına muhtaç değildir.<br />
17. Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.<br />
18. Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.</span></p>
<p><span style="font-size: x-small; font-family: verdana,geneva;"><span id="more-150"></span></span></p>
<p><span style="font-size: x-small; font-family: verdana,geneva;">19. Akıllı, düşmanınsa bile danış, bilgisiz dostun fikrini geç.<br />
20. Akıllı insan edeple öğüt alır. Dayaktan başka bir şeyle terbiye edilemiyenler hayvanlardır.<br />
21. Akıllı, insanların en mutlusudur.<br />
22. Akıllının dili kalbindedir, ahmağın dili ise ağzındadır.<br />
23. Akıllının tahmini, cahilin kesin bilmesinden daha doğrudur.<br />
24. Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.<br />
25. Akil kişi, kemâl taleb eder.<br />
26. Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir.<br />
27. Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir.<br />
28. Alçak gönüllülük, en büyük şereftir.<br />
29. Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi mazur tutun; o kişi benim.<br />
30. Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolu altına alır.<br />
31. Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.<br />
32. Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir.<br />
33. Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.<br />
34. Aptallığın en büyüğü medh ve zemde ifrada kaçmaktır.<br />
35. Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.<br />
36. Allah katında insanların en kötüsü, hayatında midesini ve şehvet güdüsünü doyurmaktan başka hedefi olmayan kismedir.<br />
37. Allah seni özgür yaratmışken, başkasının kölesi olma.<br />
38. Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.<br />
39. Allah’ü Teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana yalnız münafık buğzeder.<br />
40. Arkadaşın hayırlısı, sana doğru yolda iyi delil olandır.<br />
41. Asıl yetimler, anadan ve babadan yoksun olanlar değil, akıldan yoksun olanlardır.<br />
42. Aslını inkar eden haramzadedir.<br />
43. Aş verirsen doyur.<br />
44. Aşağılık insanlarla yakınlaşmaktan kaçın, onlar ki yapmacık sevgilerini gösterip içlerinde kötülüğü sakladılar. Onları hoşnut tuttuğun sürece sana sevgi duyarlar verili olmaktan geri kalırsan sana zehirlerini akıtırlar.<br />
45. Aşırılık gösterme sevgide. Çünkü insan ne zaman o sevgiden hoşnut kalmayacağınızı bilemez. Hoşnutsuzluk duyar da insana nefret duyarsan, nefretinde de aşırılık olmasın. Nefretinden ne zaman döneceğini bilemezsin.<br />
46. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyiniz.<br />
47. Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını ayıplamandır. 48. Ayılması çok güc olan zenginlik sarhoşluğunda Allah”a sığınınız.<br />
49. Aynı Anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin, uzak yerlerden gelen, huyu suyu sana benziyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.<br />
50. Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.<br />
51. Az ibadet edip çok çalışmak, çok ibadet edip az çalışmaktan üstündür.<br />
52. Az yemek yemek sağlıktır.<br />
53. Azarlamada aşırılık inat ateşini alevlendirir.<br />
54. Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.<br />
55. Azgınlığın sonu ya rezil veyahut yok olmaktır.<br />
56. Azla yetinen kimse zengindir.<br />
57. Babana saygılı ol ki, oğlun da sana saygılı olsun.<br />
58. Babana riyet edersen, sende oğlundan hürmet ve riayet bekleyebilirsin.<br />
59. Bağışlamak, büyüklüğün şanındandır.<br />
60. Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.<br />
61. Başa kakmak suretiyle iyiliğini boşa giderme.<br />
62. Başkalarına kulluk etme; Allah seni hür yaratmıştır.<br />
63. Başkalarını çekiştireni, ister Hakk üzere olsun, ister batıl yalanlayınız.<br />
64. Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.<br />
65. Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden ders alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.<br />
66. Başkalarının iyi hareketlerini takdire çalışınız. Derhal dostlarınızın çoğaldığını göreceksiniz.<br />
67. Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın.<br />
68. Beceremeyeceğin bir iş için söz verme.<br />
69. Ben Cehennem’in taksimcisiyim, Kıyamet Günü’nde Cehennem’e bu senin, bu da benim diyeceğim.<br />
70. Ben konuşan Kur’anım.<br />
71. Ben mü’minlerin emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi geçinmek zorundayım.<br />
72. Benim 3 türlü Dostum vardır. Benim Dostlarım, Dostlarımın Dostları ve Düşmanlarımın düşmanı.<br />
73. Benim izzet ve ikramım yemin ederim ki atalardan mirastır ve onlar benden önceliklidir.<br />
74. Bencillik kimde olursa, helak olur.<br />
75. Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, 5 duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.<br />
76. Bırak bu içindeki ikililiği atıl ateşe, sönmeye yüz tutsa da onu alevlendir.<br />
77. Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar çirkindir.<br />
78. Bilge insan çalışmasına, bilgisiz de boş hayallerine güvenir.<br />
79. Bilgi gibi hazine olamaz.<br />
80. Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.<br />
81. Bilgin bir söz ehli olamıyorsan, hiç olmazsa dikkatli bir dinleyici ol.<br />
82. Bilgin kişinin rütbesi rütbelerin en üstünüdür.<br />
83. Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.<br />
84. Bilgin ölse de yaşar; cahil ise yaşarken de ölüdür.<br />
85. Bilginlerin toplantısı mutluluk getirir.<br />
86. Bilgisiz, bilmediğini sormaktan utanmasın. Alim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.<br />
87. Bilgisiz kişiyi bir işte, bir düşüncede ya pek ileri gitmiş görürsün, ya da pek geri kalmış.<br />
88. Bilgiyi ehli olmayana veren, o bilgiye zulmetmiştir.<br />
89. Bilgiyle dirilen ölmez.<br />
90. Bilmediğiniz sözü söylemeyin, çünkü gerçeğin çoğu, inkâr ettiğiniz şeylerdir.<br />
91. Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde söz söylemeyi terk et.<br />
92. Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır, gider.<br />
93. Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.<br />
94. Bin kere mazlum olmak, bir kere zalim olmaktan iyidir.<br />
95. Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir gönülden içeri giremezsin.<br />
96. Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble yetiştirmesidir.<br />
97. Bir devletin başı, sahip olduğu iktidardan; bilgin, ilimden; iyilik sever, yaptığı iyiliklerden; ihtiyar da yaşından ötürü saygı görür.<br />
98. Bir devletin çökmesi şu dört sebebe bakar: Esas prensiplerinden ayrılma, ikinci planda olan şeylere önem verme, aşağılık kimselerin ön safa geçmesi ve erdemli kişilerin arka plana atılması.<br />
99. Bir gerceği savunurken, ona önce kendimiz inanmalıyız sonrada başkalarını inandirmaya çalışmalıyız.<br />
100. Bir hikmet ve hakikatı bulmak, müminler için büyük bir ganimettir.<br />
101. Bir insana başkaları yanında verilen öğüt, öğüt değil, hakarettir.<br />
102. Bir insanda güzel bir huy varsa o huya benzer başka huylarını da bekleyin.<br />
103. Bir işi yapmadan önce tedbir almak, insanı pişmanlıktan kurtarır.<br />
104. Bir sanat eserini yıkmak, cinayetlerin en büyüğüdür.<br />
105. Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.<br />
106. Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün önüne geçersiniz.<br />
107. Birisini övmede aşırı gitmeyin ve abartmayın.<br />
108. Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.<br />
109. Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun.<br />
110. Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.<br />
111. Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yoldan biri mutlaka yanlıştır.<br />
112. Birisinin suçunu bağışladıktan sonra pişman olma, Cezalandırdığın zamanda sevinme.<br />
113. Borçların çokluğu, doğru adamı yalancı, şerefli adamı da yemininden dönek yapar.<br />
114. Boş vakitlerini okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını kaybetmez.<br />
115. Bütün insanlar Allahın kuludur. Lakin hiç bir kimse, diğer bir kimsenen kulu değildir.<br />
116. Bütün varımızı sunarız sadece, ekmek ve sirke olsa da.<br />
117. Büyük günahların kefareti, zulme düşünlere yardım etmek, acze düşünleri ferahlandırmaktır.<br />
118. Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar.<br />
119. Cahil dosttan ziyade akıllı düşmanına güven.<br />
120. Cahil ile sakın Latife (şaka) etme. Dili zehirli olduğundan gönlünü yaralar.<br />
121. Cahil, ne kendi eksiğini görür, ne de öğütlere kulak asar.<br />
122. Cahilden uzak kalmak, akıllıya yaklaşmakla eşittir.<br />
123. Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.<br />
124. Can gözü kör olunca, gözle görüşün bir yararı yoktur.<br />
125. Cehaleti ilimle geri çevirin.<br />
126. Cehalet ve gaflet alimin kalbinde olmaz. Fakat alimler, zengin cahillerin karşısında, ancak ilim sayesinde yükselirler.<br />
127. Cenabı Hak, Kibir edenleri bayağı ve aşağılık kılar.<br />
128. Cimri zengin, cömert yoksuldan daha yoksuldur.<br />
129. Cimri, her zaman aşağılıktır, kıskanç olan her zaman işkencededir.<br />
130. Cimrinin dostu bulunmaz.<br />
131.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/hz-ali/hz-aliden-oz-deyisler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz.Ali&#039;nin Vecizeleri</title>
		<link>http://www.hzali.net/hz-ali/hzalinin-vecizeleri.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/hz-ali/hzalinin-vecizeleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:23:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[hz alıden özdeyişler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[Akil kişi, kemâl taleb eder. Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar. Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler. Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur. Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer. Az ibâdet edip çok çalışmak, çok ibâdet edip az çalışmaktan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<li>Akil kişi, kemâl taleb eder.</li>
<li>Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.</li>
<li>Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.</li>
<li>Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.</li>
<li>Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.</li>
<li>Az ibâdet edip çok çalışmak, çok ibâdet edip az çalışmaktan efdâldir.</li>
<li>Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.</li>
<p><span id="more-69"></span></p>
<li>Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden ders alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.</li>
<li>Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.</li>
<li>Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.</li>
<li>Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.</li>
<li>Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün önüne geçersiniz.</li>
<li>Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.</li>
<li>Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.</li>
<li>Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah’ın azâbından emin olmamalısın; çünkü yüce Allah; «Allah azâbından emin olanlar ancak zarara uğramış topluluklardır» buyurmuştur. (A’raf 99. âyet)
<p>Bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelisin; çünkü yüce Allah; «Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez» buyurmuştur. (Yûsuf 87. âyet)</li>
<li>Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.</li>
<li>Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.</li>
<li>Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.</li>
<li>Dilinizi dâimâ iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi, felâkete de götürebilir.</li>
<li>Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz. Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.</li>
<li>Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur; düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost kesilir.</li>
<li>Dünyada açları doyurmak kadar büyük iyilik yoktur. Bunu yapanlar, âhirette mutlaka mükafatını bulur.</li>
<li>Eğer giriştiğin herhangi bir davada haklı isen korkma. Hakkı müdafaa edenin yardımcısı Allah’tır.</li>
<li>Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma. Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe başlayacağın zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o fenalıktan gelecek olan tehlikeye mani olur.</li>
<li>En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir.</li>
<li>Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.</li>
<li>Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için biriktirmedesin.</li>
<li>Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.</li>
<li>Hain kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır; hainlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.</li>
<li>Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini kırmadan, sana yardım edenlerdir.</li>
<li>Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü, haksızlıkla beraber, şerefinizi de kaybedersiniz.</li>
<li>Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et. Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine erersin.</li>
<li>Her şeye ibretle bakınız ve gördüklerinizden ibret alınız.</li>
<li>Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.</li>
<li>Herkes için tatlı, acı bir son vardır.</li>
<li>Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.</li>
<li>Hiçbir işte lüzumundan fazla aceleci olma. Teenni (dikkatli davranma) sahibi olanlar, kendilerini bir çıkmaza girmekten muhafaza etmiş olurlar.</li>
<li>İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.</li>
<li>İlim, hiçbir servet ile satın alınamaz. Onun içindir ki, bir cahil ne derece zengin olursa olsun, en fakir bir âlim ile mukayese olunamaz.</li>
<li>İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, hûy bakımından alçak.</li>
<li>İnsanların en acizi insanlardan kardeş edinemeyendir; ondan daha acizi ise kardeş edindikten sonra onu yitirendir.</li>
<li>İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür.</li>
<li>İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi.</li>
<li>İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen aklınıza getirmeyin.</li>
<li>Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.</li>
<li>Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına bakmaz.</li>
<li>Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.</li>
<li>Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce, hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.</li>
<li>Kim; halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa, ahmağın ta kendisidir.</li>
<li>Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.</li>
<li>Mü’min, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.</li>
<li>Mü’min, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı ondan ayrıldı demektir.</li>
<li>Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni,mutlaka bir gören vardır. O da Allah’tır.</li>
<li>Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.</li>
<li>Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin ve senin bulunmadığın yerlerde, seni müdafaa etmek için, düşmanlarınla pençeleşsin.</li>
<li>Sabır ikidir; istemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin dilediğin şeye sabretmek.</li>
<li>Size beş şey vasiyyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer; Hiç biriniz Rabbinizden başkasından bir şey ummasın; günahından başka bir şeyden korkmasın; hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın; hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin; sabredin, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedenden hayır, sabır olmadıkça da îmandan hayır gelmez.</li>
<li>Sorun bana beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da hiçbir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de Rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.</li>
<li>Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde evlâdır.</li>
<li>Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lâkin vatanınıza ve milletinize fenalık eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.</li>
<li>Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.</li>
<li>Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirir.</li>
<li>Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını) kazanasınız.</li>
<li>Tövbe etmek elinde iken, ümidini kesene şaşarım.</li>
<li>Yalancılardan uzak bulununuz. Çünkü onlarla ülfet ve ünsiyyet ederseniz, sizde yalancı olursunuz.</li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/hz-ali/hzalinin-vecizeleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HZ. FATIMA</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:19:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[4 masum]]></category>
		<category><![CDATA[AMASYA]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Fatıma]]></category>
		<category><![CDATA[hz.hatice]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[medine]]></category>
		<category><![CDATA[mekke]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=65</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Fâtıma, Hicret’ten 11 yıl önce, Cemaziyelahir’in 20. gününde, Mekke’de dünyaya gelmişlerdir. Hz. Fâtıma; Hz.Peygamber’in, Hz.Hatice’tül Kübra’dan doğan ikisi erkek, dördü kız olan çocuklarından, hayatta kalan tek kızlarıdır. Diğer evlâtları, kendi zamanlarında genç yaşlarda âhiret âlemine göç etmişlerdir. Bu nedenle Hz.Peygamber’in nesli, Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’dan yürümüştür. Hz.Peygamber’de bu konu da şöyle buyurmuşlardır: “Gerçekten de Allah her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz. Fâtıma, Hicret’ten 11 yıl önce, Cemaziyelahir’in 20. gününde, Mekke’de dünyaya gelmişlerdir.</p>
<p>Hz. Fâtıma; Hz.Peygamber’in, Hz.Hatice’tül Kübra’dan doğan ikisi erkek, dördü kız olan çocuklarından, hayatta kalan tek kızlarıdır. Diğer evlâtları, kendi zamanlarında genç yaşlarda âhiret âlemine göç etmişlerdir. Bu nedenle Hz.Peygamber’in nesli, Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’dan yürümüştür. Hz.Peygamber’de bu konu da şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Gerçekten de Allah her Peygamber’in soyunu o Peygamber’den yürüttü; benim soyumu ise Ebû Tâlib oğlu Ali’den izhâr etti”</p>
<p>Hz.Fâtıma’nın künyeleri; Ümm’ül Hasan, Ümm’ül Hüseyin ve Ümm’ül Muhsin’dir.</p>
<p>Mübarek lâkabları ise; Sıddıyka (Gerçekleyen, özü-sözü tam gerçek olan), Mübâreke (Kutlanmış, kutlu olmuş), Tâhire (Tertemiz), Zekiyye (Arınmış), Râdıyye (Allah’tan râzı olmuş), Mardıyye (Allah râzılığını kazanmış), Muhaddise (Allah ilhâmiyle söz söyleyen), Betül (Arınmış), Zehrâ (Parıl parıl parlayan), Seyyide (Kadri yüce ve ulu) ve Meryem’ül Kübra’dır (Ulu Meryem).</p>
<p><span id="more-65"></span></p>
<p>Hz.Fâtıma söz ve söyleyiş bakımından, Hz.Resûl-ü Ekrem’e pek benzerlerdi.<br />
Hadîs kitapları, Hz.Peygamber’in; “Fâtıma bendendir, onu kızdıran, beni kızdırmıştır.”, “O, benim kızımdır; vücudumdan bir parçadır; onu inciten beni incitmiştir.” buyurduklarını yazarlar.</p>
<p>Hz.Resûlullah’a, en çok kimi severlerdi diye sorduklarında; ”Fâtıma’yı” derdi. Erkeklerden kimi severlerdi sorusuna da; “Ali’yi” diye cevap verirdi.</p>
<p>Hz.Hatice’tül Kübra, Hz.Muhammed’in Peygamberliğinin 10. yılında, Hicretten 2 yıl önce (Milâdi 620) Mekke-i Mükerreme’de Hak’ka kavuşmuştur. Esasen büyük ruhlu yaratılmış olan Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, Hz.Peygamber’e, âdeta koruyucu bir melek kesilmişti. Bu yüzden de Hz.Muhammed, Hz.Fâtıma’ya; “Ümmi Ebîhâ”(Babasının anası) lâkabını vermişlerdi.</p>
<p>Hz.Peygamber’in sevgili kızları Hz.Fâtıma’yı almak, bu şerefe ulaşmak isteyenler çoktu; fakat Hz.Resûl-ü Ekrem, her isteyene, Allah’ın emrini beklediklerini söylüyorlardı. Hz.Ali’de Hz.Fâtıma’yı istemeyi kurmakta; fakat bunu, bir türlü açamamaktaydı. Nihayet sahâbenin teşvikiyle durumu Hz.Resûlullah’a arzetti. Hz.Resûl, bu isteği ilâhi emre uygun bulup Hz.Fâtıma’ya konuyu açtılar. Hz.Fâtıma, utançlarından hiçbir söz söylemediler. Hz.Fâtıma’nın sükûtunu ikrâr sayan Hz.Resûl-ü Ekrem, bu durum üzerine nikâh hutbesini ve akid sigasını, ashâbın topluluğunda okudular, evlilik hazırlıklarına başladılar. Hz.Muhammed daha sonra sevgili kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’nin evlerine, gösterişsiz bir düğün alayıyla, fakat ilâhi bir sevinçle gönderdiler. Kendileri de gidip her ikisine hayır duâ da bulundular; böylece nûr nûra kavuştu.<br />
Hz.Fâtıma’nın, Hz.Ali ile Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce ayında olan bu evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ile doğmadan düşen ve adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.</p>
<p>Bu evlilik için Hz.Peygamber şöyle demiştir:</p>
<p>“Ey Fâtıma, seni ilim bakımından en yüksek, ahlâk bakımından en ileri, Müslümanlığı kabul bakımından en önde gelen biriyle evlendirdim.”</p>
<p>Hz.Fâtıma’nın tüm yaşamı zorluklarla, güçlüklerle doludur. Çocukluğu İslâmiyetin ilk yıllarına rastlar.</p>
<p>Hz.Fâtımâ’nın İslâm Peygamberi’nin kızı oluşu ve Hz.Ali gibi yüksek erdemlerle dolu bir insanın eşi oluşu, gerekse İslâmiyetin doğuşu ve gelişmesine en yakından şahit oluşu, kendisine derin bir kavrama ve sezme yeteneği ile anlayış kazandırmıştır. Hz.Fâtıma da, güçlüklerle dolu zor bir yaşam sürdüren insanlara özge, bir zeka ve kavrayış vardı.</p>
<p>Hz.Muhammed; “Ali olmasaydı” buyurmuşlardı; “Fatıma’ya lâyık bir eş bulunamazdı.”</p>
<p>Hz.Peygamber, Hz.Fâtıma hakkında:</p>
<p>“Hz.Fâtıma’nın cennet kadınlarının, inanan kadınların, Muhammed ümmetinden olan kadınların, yani bütün kadınların en üstünü ve ulusu olduğunu“ bildirmişlerdir ki; bu husustaki hadîsleri, bütün hadîs, ricâl sahipleri tarafından tefsir edilmiş ve tarih kitaplarında yazılmıştır.</p>
<p>Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, anneleri Hz.Hatice’tül Kübra’dan kalan mirası, tamamıyla İslâm uğruna Hz.Peygamber’e vermişler ve bu uğurda harcamışlardır. Kendileri de bütün hayatı boyunca geçim sıkıntılarına tahammül etmişlerdir.</p>
<p>Hz.Muhammed’in Hak’ka kavuşmasından sonra, Hz.Fâtıma’nın hiçbir zaman gülmediği ve gönlünden hiçbir sûretle üzüntüsünün gitmediği bir gerçektir. O kadar ki, bir gün Medine halkı ağlayıp inlemelerinden teessür duyarak dediler ki;</p>
<p>-Ey Resûlullah’ın kızı, ya gündüz ağla gece dinlen, ya gece ağla gündüz acıya dayan. Böylece halk biraz rahat yüzü görsün.</p>
<p>Hz.Fâtıma, halkın ricâsını kabul etti. Geceleri ağladı, gündüzleri sabır dağı ile yüreğini dağlayıp tahammül gösterdi.</p>
<p>Hz.Peygamber’in, Hak’ka kavuşmasından hemen sonra yaşanılan ve gelişen olaylar Hz.Ali ve Hz.Fâtıma için bir o kadar da üzüntü kaynağı olmuştur. Daha Hz.Peygamber’in naaşı yıkanmadan halîfelik kavgalarının başlaması, Hz.Ali’ye vasiyyet edilmiş olan halîfeliğin, çeşitli hile ve aldatmalarla nasıl alınacağının hesaplarının yapılmış olması, yüreklerinden hiçbir zaman dünyevi ihtirâslarını çıkartmayan insanların, bu kadar çabuk arsızlaşmaları, her ikisini de derin bir üzüntüye boğmuştu.</p>
<p>Nitekim kendi aralarında toplanıp, halîfe seçtikleri Ebû Bekir; halîfeliğini kuvvetlendirdikten hemen sonra, Hz.Peygamber’in sağlığında iken kızı Hz.Fâtıma’ya ve “Ehl-i Beyt”e vermiş olduğu Fedek hurmalığından, Hz.Fâtıma’nın adamlarını çıkartmış ve araziyi beyt’ül-mâl (devlet malı) adına zabdetmişti.</p>
<p>Hz.Peygamber Fedek Hurmalığını; Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde belirtilen emir üzerine, en yakını olan kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’ya vermişlerdi. Burası Hayber fethinde, kendi hisselerine düşmüştü. Bu konudaki âyetler de şunlardır:</p>
<p>“Hısımlara (akrabalara), yoksullara, yolda kalmışlara, haklarını ver, malını ulu orta saçıp dağıtma.” (İsrâ 26. âyet)</p>
<p>“Hısıma (akrabaya), yoksula, yolcuya haklarını ver, bu hâl Allah’ı hoşnut etmek isteyenler için daha iyidir, umduklarına erenler de onlardır.” (Rûm 38. âyet)</p>
<p>Hz.Fâtıma, Fedek hurmalığının hasılatını yoksullara verirdi. Hz.Fâtıma’nın Ebû Bekir’e müraacatları; Hz.Ali, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ile Ümmü Eymen’in şahitliklerinin kabul edilmeyişi, hadîs ve tarih kitaplarının yazdıklarından anlaşılmaktadır.</p>
<p>Hz.Fâtıma, Fedek hurmalığının zabtı dolayısıyla Mescid-i Nebevî’ye gelmişler, orada pek dokunaklı, pek beliğ bir hutbe îrâd buyurmuşlardı:</p>
<p>“Önce Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’üne ve «Ehl-i Beyt»ine salât-ü selâmdan, Allah’ın lûtuflarını, nimetlerini bildirip, Resûl’ünün ve «Ehl-i Beyt»inin fazîletlerini beyân buyurduktan sonra İslâmın esaslarını, imânın, namazın, zekâtın, orucun, ihlâsın, haccın, adâletin, imâmetin, cihâdın, sabrın, ma’rufu buyurmanın, münkeri nehyetmenin , anaya-babaya itâatta bulunup onları gözetmenin, yakınlarla buluşup onları korumanın, kıssâsın, nezre ve vefâda bulunmanın, ölçeği, teraziyi doğru tartmanın, farzların ve haramların teşri’i hikmetlerini açıkladıktan sonra” şöyle devam etmişlerdi:</p>
<p>“Bilin ki ben Fâtıma’yım; babam Muhammed. Ne söylüyorsam yanlış değil; ne yapıyorsam yersiz değil. Muhammed’i üstün tutuyorsanız, onu tanıyorsanız, bilmeniz gerek ki; O sizin kadınlarınızın babası değil, benim babamdır; sizin erkeklerinizin değil, benim amcamın oğlunun kardeşidir. Putları o kırdı; küfrün, şirkin sergerdelerini o yüz üstü serdi. Sonunda toplum bozguna uğradı; ardını dönüp kaçtı. Gece, sabahtan sıyrılıp gizlendi, âlem aydınlandı; Hak ve hidâyet, zulmetten kurtuldu, ışıyıp göründü; âlemi ışıttı. Din önderi söze geldi; yol kesenlerin dilleri kesildi; sustular; şeytanlar lâl oldular, sözden kaldılar; nifaka uyanlar, helâk olup gittiler; küfrün, azgınlığın düğümleri çözüldü; siz de ibâdetten, oruçtan karınları aç, yüzleri ak olanlarla beraber ihlâs sözünü söyler oldunuz.”</p>
<p>Hastalıklarında, kendilerini ziyarete gelen kadınlara hitabeleri de belâgate bir numunedir. Onun da bir kısım çevirisini sunuyoruz:</p>
<p>“Dünyadan usanarak sabahı ettim; adamlarınızdan, erkeklerinizden ikrâh ederek bugüne yettim. Sınadım da attım, uzaklaştırdım kendimden onları; denedim de vazgeçtim onlardan, kötü buldum onları. Ne de çirkin şeydir kılıcın keskin yüzünün gedilmesi; gerçekten sonra olmayacak oyuna gidilmesi; mızrakların kırılması; yanlış düşüncelere sapılması; insanın, hevâ ve hevese kapılması.</p>
<p>Gel de kulak ver, dinle: Yaşadıkça zaman, sana ne şaşılacak şeyler gösterecek; şaşmak istersen, onların sözleridir ancak seni şaşırtacak, ömrüme yemin ederim ki bu yaptığınız işler gebedîr; bekleyin bırakacağı anı; sonra da tutun tâze kanla, zehirle, öldüren sitemle dopdolu kâseyi, o kâsedeki kanı.</p>
<p>«<span style="text-decoration: underline;">Allah’ın azap hakkındaki fermanı gelince işler doğrulukla biter (doğrular kurtulur, doğru olmayanlar azâba duçar olurlar), bâtıla sülûk edenler (bâtıl yolunu tutanlar), işte o zaman ziyana uğrayacaklar.</span>» ( Mü’min 78. âyet)</p>
<p>Sonra gelenler ise, işi önce kurup düzenlerin ne yaptıklarını, sonunda anlarlar, bilirler.</p>
<p>Bundan böyle rahatça oturun, tam inançla fitneyi bekleyin durun. Müjde olsun size; kesip biçen kılıç geliyor; zâlimlerin her yanı kaplayan hükümleri yürüyor. Hakkınızı çarpıp almadalar; toplumunuzu darma-dağan etmedeler. Size son pişmanlık gelip çatar; nice olur hâliniz o zaman ki şimdi görmedikleriniz meydana çıkar.</p>
<p>«Nûh dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz? Rabbim tarafından açık bir mucizem olsa, tarafından bana bir de nübüvvet ihsân etse, bu husus ise size kapalı kalsa siz onu istemediğiniz halde ben sizi ona zorlayabilir miyim? » (Hûd 28. âyet)</p>
<p>Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a, onun salâvatı, Peygamberlerin sonuncusu, gönderilenlerin ulusu Muhammed’e.”</p>
<p>Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ, “Ehl-i Beyt”ten gelen rivâyetlere göre; Hz.Peygamber’in Hak’ka kavuşmalarından 6 ay sonra, Hicret’in 11.yılı (Milâdi 632) Cemaziyelahir ayının 13. gününde Hak’ka kavuşmuş ve bu fânî dünyadan ebedî âlem olan âhiret yurduna göç etmişlerdir. Hz.Fâtıma, Hak’ka vuslat ettiklerinde 22 yaşında idi.</p>
<p>Hastalıklarında kendilerini ziyarete gelen, Ebû Bekir ve Ömer’e dargınlıklarını bildirmişler ve Hz.Ali’ye, cenazelerini gizlice defnetmelerini vasiyyet buyurmuşlardır. Hz.Ali de, kendilerini geceleyin defnederek vasiyyetlerini yerine getirmişlerdir. Defnedildikleri yer Medine’deki Baki Mezarlığı’dır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/hz-fatima.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Aliyy&#039;ür Rıza</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 20:55:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Aliyy'ür Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer'üs Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer-i Sadık]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=47</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 150. yılında Zilkade ayının 11. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, valideleri Tâhire hatundur. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın künyeleri “Ebû’l-Hasan”dır. Lâkapları “Rızâ, Sâbir, Radıyy, Zekiyy” ve “Veliyy”dir. En meşhur lâkapları “Rızâ”dır. Allah-ü Taâlâ’ya ve Peygamberine râzı olduklarından, herkesin râzılığını kazandıklarından dolayı, bu lâkapla anılmışlardır. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın 4 erkek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 150. yılında Zilkade ayının 11. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, valideleri Tâhire hatundur.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın künyeleri “Ebû’l-Hasan”dır. Lâkapları “Rızâ, Sâbir, Radıyy, Zekiyy” ve “Veliyy”dir. En meşhur lâkapları “Rızâ”dır. Allah-ü Taâlâ’ya ve Peygamberine râzı olduklarından, herkesin râzılığını kazandıklarından dolayı, bu lâkapla anılmışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın 4 erkek 1 kız olmak üzere 5 evlâdı olmuştur. Soyları Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’tan yürümüştür. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın Hak’ka kavuştuklarında, 31 yaşındaydı.</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kazım’ın ashâbından Muhammed bin İshak, Hz.İmâm’a;<br />
“Dînimin esaslarını kimden öğreneyim, bana uyacağım kişiyi bildirmez misin?” dedim.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Oğlum Ali’dir” buyurdular.</p>
<p>Esasen Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’da, kendilerinden sonra oğlu Aliyy’ür Rızâ’nın, imâm olacağını birçok vesilelerle ve birçok defa söylemişlerdi.</p>
<p>Bir gün Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, ashâbının ileri gelenlerini toplamış, onlara;<br />
“Biliyor musunuz, sizi niye çağırdım” buyurmuştur.<br />
“Bilmiyoruz” demeleri üzerine, oğlu Aliyy’ür Rızâ’yı göstererek;<br />
“Bu oğlum vasîymdir; benden sonra yerime o geçecek, halîfem o dur. Kime borcum var ise o ödeyecektir.” buyurmuşlardır.</p>
<p>Bir gün de evlâdına, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı göstererek;<br />
“Bu oğlum” buyurmuşlardır; “Âl-i Muhammed’in bilginidir.”</p>
<p>Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, babaları Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın kendilerine;<br />
“Âl-i Muhammed’in bilgini senin sulbünde; O Emîr’ül-mü’minîn adaşıdır, keşke onun zamanına erişebilsem” diye buyurduklarını, rivâyet ederler.</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span id="more-47"></span><br />
İbrahim bin Abbas’is-Savli der ki:<br />
“Hiç kimseyi görmedim ki Hz.İmâm Rızâ’ya bir soru sorsun da cevâbını almasın, ondan bilgin bir kimseye rastlamadım. Me’mûn, ona her hususa ait sorular sorar, adeta onu imtihana çeker, fakat her sorusunun da cevâbını alırdı. Ondan üstün bir kimseyi ne gördüm, ne işittim. Sözleriyle, hareketleriyle hiçbir kimseyi incitmemiştir. Söyleyeni, sözü bitinceye kadar dinler, kimsenin sözünü kesmezdi. İhtiyacı olup da kendisine baş vuran mahrum dönmezdi.</p>
<p>Hiç kimsenin yanında, ayağını uzattığı görülmemiştir. Hizmet edenlerine bile kötü söz söylediği, kötü muamelede bulunduğu olmazdı. Yemeklerini kendisine hizmet edenlerle yer, seyisini bile sofrasına oturturdu. Sadakası pek boldu. İhtiyaç sahiplerine, muhtaç oldukları şeyleri geceleyin gizlice kendisi götürür, kim olduğunu bildirmeden verir, dönerdi. Her ayın üç günü oruç tutardı. Gece namazını pek bırakmazdı. Gece uykusu pek azdı.”</p>
<p>Hârun’ür-Reşid, Hicri 193. yılında 44 yaşında öldü. 23 yıl hükümdarlık etmişti. Zamanı, İslâm tarihinin ilim, fen, sanat ve edebiyat bakımından en ileri devri olmakla beraber; zulüm, kahır, sefâhat ve sefâlet bakımından da en karanlık devriydi.</p>
<p>Hârun’ür-Reşid’in ölümünden sonra oğlu Emin saltanat tahtına oturdu. Hârun’ür-Reşid, Emin’i velîahd yapmış, ondan sonra da kardeşi Me’mûn’un, hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Emin, hükümdar olunca kardeşi Me’mûn’u velîahdlıktan azletti. Çünkü saltanatı oğlu Abdullah’a bırakmak istiyordu. Emin bu konuda kendisine engel olmak isteyen kimseyi dinlemedi ve kardeşi Me’mûn’u ortadan kaldırmak için, ordusunu üzerine gönderdi, fakat ordusu bozuldu ve kendisi Hicri 198. yılında öldürüldü. Başı, kardeşi Me’mûn’a gönderildi.</p>
<p>Rivâyete göre Me’mûn, kardeşi Emin’le savaşırken ona üst olursa, halîfeliği Hz.Ebû Tâlib soyundan en üstün birisine vermeyi adamıştı ve bu konuda şöyle söylediğini bildirirler:<br />
“Yeryüzünde Hz.İmâm Rızâ’dan daha üstün birini bilmiyorum.”</p>
<p>Halîfe Me’mûn kardeşi ile olan savaşı kazandıktan sonra, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya bir mektup göndererek, hilâfeti kendilerine terk edeceğini bildirdi. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ birçok sebepler ileri sürerek bu teklifi kabul etmediler. Me’mûn, Medine Vâlisine bir mektup gönderek Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı, Kûfe ve Kum yoluyla değil de Basra ve Ehvaz yoluyla, Merv’e göndermesini emretmişti.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 201. yılında Mekke’den hareket ettiler. Hz.İmâm Nişabur’a gelince şehrin büyükleri onları karşıladılar. Bilginler nöbetle Hz.İmâm’ın bineklerinin yularını ellerine alıyorlar, halk her yandan bu muhteşem alayı karşılıyordu. Ertesi gün hareket ettikleri sırada Horasan’ın ünlü bilginlerinden birkaçı, Hz.İmâm’ın katırlarının yularını tutup and vererek, bir hadîs rivâyet etmelerini istediler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, mahâfilden başlarını çıkarıp şu hadîsi beyân buyurdular:<br />
“Babam Mûsâ bin Cafer-il Kâzım bana dedi ki; babam Cafer’üs Sâdık buyurdu; babam Muhammed’ül-Bâkır bana; babam Ali bin Hüseyin Zeynel Âbidin söyledi dedi. O da, babam Hüseyin bin Aliyy’iş şehit bana; babam Emîr’ül-mü’minin Ali bin Ebû Tâlib dedi ki, buyurdu; kardeşim ve amcamın oğlu Abdullah oğlu Muhammed buyurdular ki; bana Cebrâil söyledi; O da noksan sıfatlardan münezzeh ulu Allah’tan duydum, buyurdu ki; «Allah’tan başka yoktur tapacak (Lâ ilâhe ill’Allah). Bunlar benim “Ehl-i Beyt’im”dir. Kim “Ehl-i Beyt’ime” dahil oldu ise azâbımdan emindir»”</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ bu hadîs-i şerifi, altın zincirle yani “Ehl-i Beyt” yoluyla Allah-ü Taâlâdan, Cebrâil vasıtasıyla Hz.Peygamber’e; ondan, babadan oğula hep imâmlar yoluyla gelen bu hadîs-i kudsîyi buyurmuşlar ve hadîs’e şu sözleri eklemişlerdi: “Fakat şartlarıyla; bende onun şartlarındanım.” Bu sûretle imâmetin dindeki yerini bildirmişlerdi.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, gideceği yere varınca kendilerini o günkü halîfe Me’mûn, veziri, bilginler, seyyidler ve Abbas oğulları soyuna mensub olanlar karşıladılar. Hz.İmâm, Me’mûn ve veziri ile saraya vardılar.</p>
<p>Birkaç gün sonra hilâfet meselesi konuşulmaya başlandı. Me&#8217;mûn, hilâfeti Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ&#8217;ya vermek istiyordu. Hz.İmâm, bunu kabul buyurmadılar, hatta halka duyurulmamasını istediler. Bunun üzerine Me’mûn, velîahdlığı kabul buyurmalarını istedi ve bu hususta hiçbir özrünün kabul edilmeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu zorlama üzerine memleket işlerine karışmamak, hiçbir sûretle bir işe dair emir vermemek, hiçbir kimseyi bir vazifeye tayîn etmemek ve vazifeden azletmemek şartlarıyla velîahdlığı kabul buyurdular. Bu husustaki görüşüp, konuşma birkaç hafta sürmüştür.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu iş için;<br />
“Allah’ın benim ve sizin hakkınızda yapacağını, iradesinin ne olduğunu bilmem, hüküm ancak Allah’ındır” buyurmuşlardı.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, bu velîahdlığı bir fermânla tesbit ettirdi. Hicri 201. yılında yazılan bu fermâna Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, şu cümleleri yazıp imzalarını attılar:<br />
“Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla dilediğini yapan Allah’a hamdolsun; hükmünü değiştiren, takdirini reddeden yoktur. O gözlerde gizlenen kötülükleri gönüllerde örtülü olan işleri bilir. Selâvat, Peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberi Muhammed&#8217;e ve onun tertemiz soyuna.”</p>
<p>Yazılan fermân, bütün ileri gelenler tarafından imzalandı. Me’mûn, bütün ileri gelenlere, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya velîahd sıfatıyla bey’at etmelerini emretti. İlk bey’at eden, Me’mûn’un oğlu Abbas’tı. Ardından bütün devlet erkânı, Abbas oğullarının belirli kişileri, Horasan halkı, Hz.İmâm’a bey’at etti. Hicri 202. yılında halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya; “Halka bayram namazını kıldırmasını” ricâ etti. Hz.İmâm’ın özür dilemesine karşılık ricâlarını sürdürdü.</p>
<p>Bunun üzerine Hz.İmâm:<br />
“Öyleyse” buyurdular;“Ceddim Resûlullah’ın sünnetine uyacağım.”</p>
<p>Me’mûn da, herkes de, namaza nasıl gidilecek, namaz nasıl kılınacak merak içindeydi. Emevilerin, Abbas oğullarının zamanlarında, halîfelerin namaza gidişleri bir debdebe, bir tantana, bir ululuk göstergesiydi. Halîfe, altınlarla mücevherlerle süslü bineğine biner, en yeni en ihtişamlı elbisesini giyer ziynetlere gark olup çıkardı. Hademi-Haşemi de aynı tarzda kendilerini halka gösterirlerdi.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, bayram namazını kıldırması için hususi bineğini Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın bulunduğu dairenin kapısına, kullarla-kölelerle göndermişti. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bayram sabahı evden çıktılar. Üzerlerinde beyaz bir pamuk gömlek, başlarında sarık vardı. Ayakları yalındı, ellerinde de bir asâ vardı. Ashâbı ve yakınları da bu tarzda giyinmişlerdi. Biraz yürüyüp durdular ve “Allâh-ü Ekber” diye tekbir getirdiler. Tekbir sesini duyan herkes, bir ağızdan tekbir getirdi. Me’mûn’un adamları, Hz.İmâm’ı bu halde görünce, onlarda bineklerinden indiler, ayakkabılarını çıkardılar, yalın ayak yürümeye koyuldular. Hz.İmâm, bir müddet namaz-gâha doğru yürüyorlar sonra durup tekbir getiriyorlardı. Her yandan gelip toplanan halk da bir ağızdan tekbir getiriyordu. Herkes ağlamaktaydı ve heyecan içindeydi. Âdeta bütün şehir Hz.İmâm’la beraber yürümekte, Hz.İmâm’la beraber tekbir getirmekteydi.</p>
<p>Vezir Fazl, koşup bu hâli Me’mûn’a anlattı;<br />
“Bu böyle giderse ne olacağı bilinmez” dedi.</p>
<p>Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya birisini göndererek;<br />
“Size zahmet verdik, makamınıza dönün, namazı her vakit kıldıran kişi kıldırsın” buyruğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz.İmâm ayakkabılarını istedi, giyip makamına döndü. Halk da me’yus bir hâlde dağıldı.</p>
<p>Hicri 199. yılında Halîfe Me’mûn’un emriyle adamları çeşitli eyaletleri ele geçiriyor, buralarda hüküm sürüyorlardı. Bağdat’da da ayaklanmalar olmuştu. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın velîahdlık emri Bağdat’a bildirilince, Bağdatlıların bir kısmı bu emre uydu, bir kısmıysa Abbas oğullarına bağlılıkları yüzünden bu emri dinlemediler ve aynı yılın son ayında Me’mûn’u halîfe tanımadıklarını açıkladılar; yerine amcası Mehdî’nin oğlu İbrahim’i halîfe tanıyıp ona bey’at ettiler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, duyduklarını Me’mûn’a bildirdiler;<br />
“Halk” buyurdular; “Senin hareketlerini, beni velîahd yapmanı beğenmiyor; Bağdat’da savaş başladı, bana da öğüt vermek vâcîb oldu, yakınlarından da memnun değiller.”</p>
<p>Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın sözlerine uyup, Bağdat’a gitmeyi kararlaştırdı. Veziri de, kargaşalık yatışıncaya kadar Horasan’da kalınmasına taraftardı; fakat sözünü dinletemedi.</p>
<p>Sonunda Me’mûn, veziri ve Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Irak’a yöneldi, birkaç konak aşıldıktan sonra, Veziri Fazl, bir hamamda üç kişi tarafından öldürüldü. Vezir Fazl’ı öldürenler tutulup Me’mûn’un yanına getirilince, halîfe Me’mûn’un yüzüne karşı; “Senin emrinle öldürdük” dediler. Me’mûn da onları öldürttü. Bu olay Serahs şehrinde oldu.</p>
<p>Tûs şehrine yedi konaklık yer kalmıştı ki, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ hastalandılar. Tûs’a varılınca hastalık daha da şiddetlendi. Me’mûn hergün iki kere gelip Hz.İmâm’ı dolaşıyordu; kendisi de hastalanmıştı, yahut hastalanmış görünmek istiyordu.</p>
<p>Rivâyete göre; Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’da, Me’mûn da yedikleri yemekten hastalanmışlardı. Bu hadiseden sonra halîfe Me’mûn iyileşmiş, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, zehirli yemeğin tesiriyle iyileşemeyip Hak’ka kavuşmuşlardır. Bu konuda birçok kaynaklar da Hz.İmâm’ın, halîfe Me’mûn tarafından, zehirlettirildiklerini bildirirler.</p>
<p>Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 203. yılında (Milâdi 818) Safer ayının 29. gününde Hak’ka vuslat etmişlerdir. Hz.İmâm’ın ömürlerinin müddeti 50 yıldır. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın kabri, İran’ın Tûs şehrinin Senâbâd köyündedir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p> 
</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span class="altbaslik">Vecîzelerinin Bir Kısmı</span><span class="BaslikCizgi"> </span></p>
<div class="anatabloYaziGrup">
<li>Akıllı, her insanın dostudur.</li>
<li>Bir Müslüman aklı, onda on hûy olmadıkça tamamlanmaz:<br />
Ondan ancak hayır umulur. Halk onun şerrinden emindir. Başkasında gördüğü iyi şeyleri büyütür de kendi yaptığı iyi işleri küçük ve az görür. Ona biri muhtaç olursa, bundan dolayı bir kibir duymaz. Ömrünün uzun oluşu, onu devamlı bir şekilde daha fazla bilgi edinmekten alıkoymaz. Onun için, Allah için fakirlik, zenginlikten çok daha kıymetlidir. Allah için fakir düşmek, yükselmekten daha iyidir. Sabırlıdır. İstediği şeye saldırmaz. Gördüğü kimse için «Belki benden daha hayırlıdır» der. Çünkü insanlar iki kısımdır: Bir kısmı ondan daha hayırlı, bir kısmı ise ondan daha hayırsızdır, bunu bilir. «Belki onun hayrı gizlidir de benden yücedir. Benim ise hayır bildiğim şey kötüdür» diye düşünür. Kendisinden daha hayırlı bir kimse ile tanıştı mı, ona büyük saygı gösterirse kendi derecesi de artar. Hayırlı daha temiz olur. İyi bir adla anılır. Zamanın ulusu olur.</li>
<li>Cenâb-ı Hak mal ziyanı etmeyi (isrâfı), fazla mal istemeyi ve dedikoduyu sevmez.</li>
<li>Cömert olan, bir yere davet edildi mi, benim de yemeğimi yesinler diye o davete gider. Hasis kişi ise sonra benim de yemeğimi yemek isterler düşüncesiyle, daveti kabul etmez.</li>
<li>Çok namaz kılmak, çok oruç tutmak ibâdet değildir. İbâdet, Allah’ın yaptıklarını ve emirlerini çok düşünmektir.</li>
<li>Dünyada şunlar yoktur: Hasis insanın rahatı, hased edici kıskancın, dünyadan zevk ve lezzet alması, çabuk usananın vefâsı, yalancının insanlığı.</li>
<li>Ecel, isteğin âfetidir. İhsânda bulunmak, tedbirli insanın kazancıdır. İleri gidiş, kuvvet sahibinin felâketidir. Hasislik, şerefi alır götürür. Halkın en ulusu, iyilikte bulunanı; İyilikte bulunanın yardımına koşanı, yardım umanın ümidini gerçekleştireni, bir şeyi isteyenin isteğini yerine getireni, hayatta iken dostlarının, öldükten sonra da arkasından ağlayanların çoğalmasını isteyen ve buna göre davranan kişidir.</li>
<li>Her insanın baş düşmanı bilgisizliktir.</li>
<li>Her kim yaptıklarının muhasebesini kendi kendine yaparsa, bundan ancak kârlı çıkar. Kim bundan gaflet ederse sonunda zarar görür. Korkan ve çekingen emniyeti bulur. İbret alan görüş sahibi olur. Görmesini bilen anlar. Anlayan bilir. Bilgisiz dost, insan için sıkıntıdır. Malın en kıymetli olanı, insanın şerefini koruyan maldır. Aklın üstünü, insanın kendisini olduğu gibi bilmesi tanımasıdır. Îman sahibi kızdı mı, temkini elden bırakmaz da hiddeti aşmaz. Râzı oldu mu, bâtıla boyun eğmez. Gücü yettiği zaman da hakkından fazlasını almaz.</li>
<li>İnsanların hayırlıları şunlardır: İyilik ettiler mi sevinirler. Kendilerine karşı işlenen suçu bağışlarlar. Kendilerine bir şey verildi mi, şükür ederler. Bir felâkete uğradılar mı sabrederler.</li>
<li>İnsanlığı artan kimse herkes tarafından öğülür. Fakat o buna kıymet vermez.</li>
<li>Susmak, hikmet kapılarından bir kapıdır. Susmak, sevgi kazandırır. Susmak, her hayırlı işin kılavuzudur.</li>
</div>
<div class="anatabloYaziGrup">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="500">
<tbody>
<tr>
<td background="../noktayatay2.gif"><img src="http://hzali.net/bosluk.gif" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-aliyyur-riza.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam Muhammed&#039;ül Takiyy&#039;ül</title>
		<link>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-takiyyul.html</link>
		<comments>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-takiyyul.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2009 21:20:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[14 masum]]></category>
		<category><![CDATA[12 imamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[hz muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[imam muhammed Cevad]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Muhammed'ül Takiyy'ül]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hzali.net/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicret’in 195. yılında Recep ayının 10. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, babaları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Hak’ka kavuştuklarında 8 yaşlarında idi. Anneleri Sebike hanımdır. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın künyeleri “Ebû Câfer”dir. En meşhur lâkapları “Cevâd” ve “Takıy”dir. “İmâm Muhammed’ül Cevâd” yahut “İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd” diye de anılırlar. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="anatabloYaziGrup">Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicret’in 195. yılında Recep ayının 10. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, babaları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Hak’ka kavuştuklarında 8 yaşlarında idi. Anneleri Sebike hanımdır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın künyeleri “Ebû Câfer”dir. En meşhur lâkapları “Cevâd” ve “Takıy”dir. “İmâm Muhammed’ül Cevâd” yahut “İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd” diye de anılırlar.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın 4 oğlu 4 de kızı olmak üzere 8 evlâdı olmuştur. Soyları, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî ve Mûsâ-i Mubarka’dan yürümüştür. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sonra imâmet, oğulları Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd’a intikal etmiş, Allah-ü Taâlâ; Hz.Yahyâ’ya, Hz.Îsâ’ya nasıl çocukluklarında Peygamberlik ihsân etmişse Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd&#8217;a da küçük yaşta ümmetin imâmetini ihsân eylemiştir.</p>
<p class="anatabloYaziGrup"><span id="more-44"></span></p>
<p>«Kitâb’ül-Mesâil» gibi telifleri bulunan Ahmet bin Muhammed-i Bezanti, İbn’ün-Necâşî’nin kendisine; “Sahibinden (kendisine uyduğun, sohbetinde bulunduğun zâttan) sor; ondan sonra imâm kimdir” dediğini, Ahmet bin Muhammed-i Bezanti’nin; “Bunu bende bilmek istiyorum” deyip, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sorduğunu, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın “Oğlum’dur” buyurduklarını, o vakit henüz oğulları bulunmadığını, bunu da; “Nasıl oğlumdur diyor, oysa ki henüz oğlu yok diyebilen kimdir ki” sözüyle açıklayıp bir oğulları olacağını bildirdiklerini, az bir müddet sonra İmâm Ebû Cafer Muhammed’in doğduklarını bildiriyor.</p>
<p>Yine naklederler ki; birisi Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya sordu:<br />
“Sen, nasıl imâm olabilirsin ki oğlun yok” dedi.<br />
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ:<br />
“Olmayacağını nasıl biliyorsun? Birkaç gün sonra Allah bana öyle bir oğul ihsân edecek ki; gerçekle bâtılın arasını, onunla ayıracak” buyurdular.</p>
<p>Muhammed bin Sinan der ki:<br />
“Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Irak’a hareketlerinden önce kendileriyle buluştum; oğulları Ali’de yanlarındaydı.”<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım bana baktılar da;<br />
“Yâ Muhammed” dediler; “Sakın daralma, bu yıl öyle bir olay meydana gelecek ki!”<br />
Ben, bu söz üzerine;<br />
“Allah, beni sana fedâ etsin” dedim; “Beni derde attın.”<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:<br />
“Sabret” buyurdular. Abbas oğullarından Mehdî’yi kasdederek; “Bu azgına dayan; o bana kötülük edemeyecek, ondan sonraki de (Mehdî’nin oğlu Mûsâ’da) öyle.”<br />
Ben; “Peki” dedim; “Allah beni sana fedâ etsin, sonra ne olacak?”<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım buyurdular ki:<br />
“Allah, zalimleri sapıklıklarına terk edecek ve dilediğini yapacak.”<br />
Ben; “Neler olacağını” sorunca da; Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, oğulları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı kastederek;<br />
“Benden sonra kim bu oğluma zulmeder, imâmetini inkâr eylerse bu hususta ısrarda bulunursa, Resûlullah’tan sonra Ebû Tâlib oğlu Ali’nin imâmetini inkâr etmiş, ona zulmetmeye râzı olmuş gibidir” buyurdular.<br />
Ben; “Allah ömür verirse” dedim; “Onun hakkını teslim eder, imâmetini ikrâr eylerim.”<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:<br />
“Doğru dedin yâ Muhammed” buyurdular;“Allah ömrünü uzatır; onun hakkını teslim edersin, ondan sonrakinin imâmetini de ikrâr eylersin.”<br />
Ondan sonra; “İmâm kim?” diye sordum.<br />
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:<br />
“Ondan sonra imâm, oğlu Muhammed” buyurdular.<br />
Ben; “Razı oldum, teslim oldum” dedim.</p>
<p>Safvan bin Yahyâ, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya diyor ki;<br />
“Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım” dedim.<br />
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek; “Buna” buyurdular.<br />
Ben; “Sana fedâ olayım” dedim; “Bu daha 3 yaşında bir çocuk.”<br />
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ buyurdular ki:<br />
“Bunun ne zararı var? Hz.Îsâ, Peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.”</p>
<p>Hicret’in 204. yılında Halîfe Me’mûn Bağdat’a gitti. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bu sırada Medine’deydiler. Hz.İmâm Hicri 211. yılına kadar da Medine’de kaldılar. O yıl halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a çağırttı. Hz.İmâm o sırada 15-16 yaşlarındaydı. Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı kendisine dâmâd ettiği gibi, öbür kızını da Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a vererek onu da kendisine dâmâd edinmek istiyordu. Halîfe Me’mun’un bu niyeti halk tarafından duyulmuş, Abbas oğulları taraftarlarınca hoşnutsuzlukla karşılanmıştı.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd; Bağdat’da devlet erkânı, bilginler ve halk tarafından büyük bir törenle karşılandılar. Kendilerine hazırlanan eve yerleştirildiler.</p>
<p>Sâmırâ Kadısı olan ve kadıların kadısı, en büyük rütbeli kadı pâyesine erişmiş bulunan Yahyâ bin Ekrem; Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın yaşına bakarak bilgisini, yaşıyla ölçmek gafletinde bulunuyordu. Bu yüzden de Hz.İmâm’a gösterilen saygıyı fazla bulmakta, halk içinde bilgisizliğini meydana koymak için fırsat aramakdaydı.</p>
<p>Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, Halîfe Me’mûn’a; bilginlerin bulunduğu bir mecliste Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın bilgisinden faydalanmak istediğini arz etti. Me’mûn da bu dileği memnunlukla kabul etti. Bilginlere haber salındı. Kararlaştırılan gün ve vakitte hepside bir yere toplandı. Hz.İmâm da orayı şereflendirdiler.</p>
<p>Tanışılıp, görüşüldükten sonra Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’tan; “Hac töreninde İhrâma bürünmüş kişinin avlanmasındaki şer’i hükmü” sordu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd:<br />
“Önce ihrâmda bulunan kişiyi ve kastını bilmek gerek. Erkek mi, kadın mı; avlanılması helâl olan yerde mi avlandı, haram olan yerde mi; kendisi hür mü, köle mi; küçük mü, büyük mü;avlanmanın haram olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu; avlanmasında kasıt var mı, yoksa bu iş rastgele mi oldu; onun ilk suçu mu, yoksa bu suçu defalarca işledi mi; pişman olmuş mu, suçunda ısrar ediyor mu; gece mi avlandı, gündüz mü; ihrâma umre için mi girmiş, hac için mi; sonra avlandığı hayvana da bakmak gerek; uçan kuş mu, dört ayaklı hayvanlardan mı; küçük mü, büyük mü; ona göre hükmedilir” buyurdular.</p>
<p>Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, bu sözler karşısında şaşırıp kaldı. Halîfe Me’mûn; “İnkâr ettiğiniz kişiyi gördünüz mü?” dedi ve Hz.İmâm’ın bu soruyu cevaplandırmalarını, ayrıntılı hükümleri bildirmelerini diledi.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd buyurdular ki:<br />
“İhrâma bürünmüş kişi, avlanmanın helâl olduğu yerde avlanmışsa o av da uçan bir hayvansa, bir kuşsa, büyücekse, avlanana keffâre vâcibtir. Allah rızâsı için bir koyun kurban eder. Avlanmanın haram olduğu yerde avlanmışsa iki koyun kurban etmesi gerektir. Helâl olan yerde küçük bir kuş avlandıysa, suçunun keffâresi, yeni sütten kesilmiş kuzudur. Haremde avlanmışsa o kuzuyu kurban etmekle beraber, bir de avlandığı hayvanın değerini vermesi gerek. Hayvan ehil değilse, mesela yaban eşeğiyse, keffâresi inektir, deve kuşuysa bir deve kurban eder. Bir ceylanı avlamışsa karşılığında bir koyun kurban etmesi gerekir; haremde avlanmışsa keffâresi iki kattır; iki inek, iki deve, iki koyun kurban eder. Bu suçu işleyen Hac için ihrâma girmişse kurbanlarını Minâ’da, umre için girmişse Mekke’de keser. Bütün bunlarda avlananın, meseleyi bilmesi, bilmemesi aynıdır. Ama bu işi bilerek yapmışsa, yani bu suçu inâdına işlemişse, keffâresini yerine getirmekle beraber yinede suçlu kalır; yanılarak işlemişse keffâreyle suçtan kurtulur. Hür olanın kendisi keffâreyi yerine getirir; kulun keffâriyesiyse sahibine aittir. Suçu işleyen, çocuksa, uhdesine keffâre düşmez. İhrâmdayken bu suçu işleyen tövbe ederse, âhiret azâbından kurtulmuş olur; ama suçunda ısrâr ederse âhiret azâbına uğrar.”</p>
<p>Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın bu izâhına karşılık;<br />
“Ne de güzel anlattın ey Ebû Câfer, Allah sana hayırlar versin. Şimdi Yahyâ’nın sana sorduğu gibi sende ona birşey sor” dedi.<br />
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem:<br />
“Evet” dedi; “Sana fedâ olayım, bilirsem cevap veririm, bilmezsem faydalanmış olurum.”<br />
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bir soru sordu. Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, cevaptan aciz kaldı; “Vallâhi bu soruya cevap veremeyeceğim. Lûtfeder, söylersen faydalanırız.”<br />
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, sorduğu sorunun cevâbını geniş bir şekilde açıkladı. Bunun üzerine Me’mûn meclistekilere;<br />
“İçinizde” dedi; “Bu meseleye, bu şekilde cevap verecek yahut önceki soruyu o tarzda cevaplandıracak birisi var mı? ”<br />
Meclistekiler; “Vallâhi yok” dediler.<br />
Halîfe Me’mûn; “Yâ” dedi; “İşte bu «Ehl-i Beyt», halktan böyle üstün olmuştur; gördünüz işte, bunların yaşları küçük olsa bile, bu olgunluklarına engel olamıyor” demiştir.</p>
<p>Me’mûn, kızı Ümm’ül-Fazl’ı, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a vermiş muhteşem bir düğün yapılmıştı. Me’mûn Hicri 218. yılında öldü. Me’mûn öldüğünde 48 yaşındaydı. 25 yıl, 5 ay, 13 gün saltanat sürdü. Yerine kardeşi Muhammed Mu’tasım halîfe oldu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Ümm’ül-Fazl’ı aldıktan sonra onunla Medine’ye döndüler. Hicri 220. yılına kadar Medine-i Münevvere’de kaldılar. Halîfe Mu’tasım, Hicri 219. yılı sonlarında Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a davet etti. Bağdat’a giderlerken kendilerine sorulan;<br />
“Fedâ olayım sana, korkuyorum birşey olursa senden sonra imâm kimdir?” dediklerinde; “Oğlum Ali imâm’dır” buyurdular.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicri 220. yılında Bağdat’a vardılar. O yılın sonlarına kadar Bağdat’ta kaldılar. Fakat halîfe Mu’tasım’ın, yanına gidip gelmeleri pek olmuyordu.</p>
<p>Uzun yıllar Bağdat’da kadılıkta bulunan Ebi Davud, bir gün Halîfe Mu’tasım’ın yanında, hırsızlık eden ve suçunu itiraf eyleyen bir kişinin sağ elinin bilekten kesilmesi gerektiği hakkında fetvâ vermiş, mecliste bulunanların bir kısmı bu fetvâyı yerinde bulmuşlardı. Bir bölüğüyse hırsızın elinin dirsekten kesilmesi gerektiğini ve abdest âyetinde; “Dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın”(Mâide 6. âyet) buyrulduğunu, fetvâlarına delil getirdiler.</p>
<p>Bunun üzerine Mu’tasım, mecliste bulunan Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a;<br />
Yâ Ebû Cafer, sen ne dersin” diye sordu.<br />
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd cevap vermek istemedilerse de ısrar üzerine;<br />
“Secde yedi uzvun yere konmasıyladır; Alın, ellerin avuçları, dizler ve ayak parmakları. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Secde yerleri Allah’a mahsustur” (Cin 18. âyet ) buyuruyor. Allah’ın olan uzuv kesilemez. Hırsızın elinin parmakları, eklerinden kesilir, avucu bırakılır.” buyurdular.</p>
<p>Halîfe Mu’tasım bu îzâha şaşıp kaldı ve Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın buyruğuna uyulmasını emretti. Halkın içinde, fetvâsına uyulmayan, Kadı Ebi Davud pek üzüldü; sonradan bunu arkadaşı Zurkan’a anlattı; “Hatta keşke ölseydim de, böyle bu günü görmeseydim” dedi.</p>
<p>Zurkan, birkaç gün sonra halîfe Mu’tasım’ın yanına gitti ve şöyle dedi:<br />
“Mü’minler emirine öğüt bana vâcibtir; huzûrunda fıkıh bilginleri, vezirler, hükümetin ileri gelenleri varken onların yanında, senin hükmünle kadılık mesnedinde bulunan bir kişinin fetvâsına uymayıp, imâmet davasıyla ümmeti bölen birisinin fetvâsına uyman doğru olmasa gerek; sonra senin hükmünle iş başında olanlar, hükümlerini nasıl yürütebilirler.”</p>
<p>Halîfe Mu’tasım, bu sözleri duyunca pek sıkıldı;<br />
“Öğüdünden dolayı Allah sana hayırlar versin” dedi ve konuşmadan dört gün sonra Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı çağırttı, yemek getirtti. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, yemeği yediler ve zehirli olduğunu anladılar; hemen kalktılar. Oturmasını dileyen Mu’tasım’a, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd;“Senin yanından çıkıp gitmem, sana daha hayırlıdır” buyurdular. Kaldıkları yere gittiler ve Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd o gece Hak’ka kavuşmuşlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hak’ka kavuştuklarında, Hicri 220. yılı (Milâdi 835) Zilkade ayının son günüydü. Ömürlerinin müddeti 25 yaşlarında idi.</p>
<p>Bir rivâyete göre de Hz.İmâm Muhammed&#8217;ül Cevâd’ı, Abbas oğulları taraftarları eşini kandırarak zehirletmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’ın cenazesinde mübarek naaşları halka gösterilerek, ecelleriyle vefât ettikleri ispat edilmek istenmiştir ki, bu zehirlettirilerek şehit edildiklerini göstermektedir sanırız. Bu âdet Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’dan itibaren Abbas oğullarınca rivâyet edilen bir âdet olmuştur.<br />
Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Hz.Peygamber’den ve Hz.Emîr’ül-mü’minîn’den rivâyetlerde bulunmuşlar, kendilerinden de birçok kişiler rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd, ataları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın yanına defnedilmişlerdir. Türbeleri Kâzımiyye-Bağdat’dadır.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’ye intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hzali.net/14-masum/imam-muhammedul-takiyyul.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
